Pratik Nedenler: Eylem Kuramı Üzerine
Pierre Bourdieu, kendi kuşağının sosyal bilimcilerinden, kuram ve ampirik araştırmadan birini diğerine tercih etmemekteki kararlılığı ve bizatihi felsefe ve sosyal bilim alanlarının sosyolojisini yapmaktaki ısrarıyla ayrılır. Pratik Nedenler, onun yaklaşık elli yıla yayılan çalışmalarından doyurucu bir kesit sunuyor.
Felsefe ve sosyal bilimler alanının son otuz yılına Fransız kökenli –ve çoğu zaman, kabullenmekte pek de gönüllü olmadıkları ‘yapısalcılık sonrası’ etiketi altında toplanan- düşünürler damgasını vurdu. Zaman zaman aynı etiketle anılan ve aslında yapısalcılık sonrası düşünürlerinin hemen tümüyle epistemolojik ve yöntemsel meseleler üzerinden bir derdi olan Pierre Bourdieu, günümüz sosyal biliminde hem kuramla ampirik araştırma hem disiplinler arasındaki sınırları son derece titiz çalışmalarıyla zorlamış bir bilim insanıydı. Düşünsel formasyonunda sosyolojinin üç büyüğü kabul edilen Marx, Durkheim ve Weber kadar, Pascal, Wittgenstein, Heidegger, Merleau-Ponty gibi felsefecilerin, Levy-Strauss, Marcel Mauss gibi antropologların yoğun biçimde etkili olduğu yazar, hem varlık anlayışları hem yönelimleri bakımından birbirinden çok farklı olan bu düşünürlerden aldıklarını harmanlayarak çağımızın en etkili sosyal bilim kuramlarından birini ortaya koymuştu. 2002 yılında ölen yazarın ürettiği metinler, sosyal bilimler alanında çalışanların yolunu açmayı sürdürüyor. (Bourdieu’nün yaşam öyküsü ve yapıtlarının birkaçının kısa tanıtımı için Kitap Gazetesi’nin eski bir sayısına bakılabilir: http://www.kitapgazetesi.com/konu.asp?id=2111)
Türk okuru Pierre Bourdieu’yle ilk kez, 1995 yılında Pratik Nedenler adlı kitabıyla tanışmıştı. Bourdieu’nün felsefeden antropoloji ve sosyolojiye uzanan çalışma alanının oldukça önemli bir kısmını kapsayan kitabın ikinci baskısı on bir yıl sonra yapıldı. Yazarın başka dillere en çok çevrilmiş kitaplarından biri olan Pratik Nedenler, bu özelliğini yazarının düşüncelerini, kavramlarını ve yöntemini, onun çalıştığı çok değişik alanları, sosyal bilimlerin en merkezi sorunlarından biri olan ‘toplumsal eylem’ etrafında bir araya getirmesine borçlu. Dahil olduğu Fransız felsefeci/ sosyal bilimci kuşağının birçok üyesi gibi Bourdieu de ancak yapıtları 1980’lerde ABD üniversitelerinde ilgi görmeye başladıktan sonra belli bir tanınırlığa erişti ve yine kuşağın birçok yazarında olduğu gibi onun yapıtları da ABD akademilerindeki genellikle yararcı ve yüzeysel okumalar üzerinden tanındı. Üstelik akademik kariyer yarışının körleştirici bir uzmanlaşmayı her yerden daha çok teşvik ettiği bu ülkede, belli yapıtların okunup diğerlerinin değerlendirilmemesi genellikle bu kısmilik nedeniyle yanlış anlaşılmasını birlikte getiriyordu ve yazarın Amerikalıların sınıflandırma ve tartışma biçimleriyle de sorunları vardı:
Sık sık düşüncelerimin genel olarak postmodernistlerin şemsiyesi altına girmiş olan kampüs radikalizminin üyelerininkilerle uyuşmadığını gördüm (Bunlar [...] herhalde benim yapıtımın ABD’deki alımlanma biçimine götüren bir bağ buldular: [Bourdieu] modern mi postmodern mi, sosyolog mu felsefeci mi, ya da ikincil olarak, antropolog mu sosyolog mu; hatta sağ kanattan mı, sol kanattan mı?) [alıntının kaynağı: http://www.long-sunday.net/long_sunday/2006/03/bourdieu_vs_pos.html]
Pratik Nedenler, Bourdieu’nün bu kolaycı, yanlış ve aşırı yorum döngüsüne verdiği bir yanıt sayılabilir. Yazarın, çeşitli tarihlerde Fransa, Almanya, Hollanda, Japonya ve ABD’de verdiği konferansların kitaplaştırılmış hali olan Pratik Nedenler, yazarın yukarıda sözü geçen üç disiplindeki tartışmalarının birbirinden koparılamayacağını ortaya koyuyor. Bu anlamda, kitabın çarpıcı tarafı kendi metinleri üzerine yaptığı açıklayıcı konuşmalar ve kendi özetleri üzerinden Bourdieu’yü tanıtıyor olması; çok yönlü bir düşünür olan Bourdieu’nün olabilecek en bütünsel görüntüsünü bir cilt halinde sunması. Bourdieu’nün sosyolojinin temel işlevine dair düşündükleri, daha Türkçe’deki ilk baskıya yazdığı önsözün başında, böyle bir işlevin ülkemiz için taşıdığı önemle birlikte anlatılıyor; bu paragrafta yazarın sosyal bilimlere biçtiği muhalif ve kurucu rol de seziliyor:
Benim tasarladığım biçimiyle toplumbilimin, toplumsal olarak zorlanan düşüncenin rutinlerinden, siyasal, dinsel, kültürel tüm hizaya getirme biçimlerinden kurtulmak isteyenler için büyük yardımı olabileceğini düşünüyorum. Hatta bana öyle geliyor ki, -ama tabii yanılıyor da olabilirim- Türkiye gibi coğrafya ve tarihiyle, iki uygarlık, iki kültürel ve dinsel geleneğin sınırında bulunduğundan dolayı şu ya da bu biçimiyle evrenselin emperyalizmi ile temelinde bu emperyalizme gösterilen, çoğunlukla karanlık ve gerilemeye yönelik tepkiler olan tikelcilik ve geleneğin iddiaları arasında, akıl için hem kurmaca hem de çılgınca bir çatışma riskine özel olarak açık bir ülkede, her yerde olduğundan daha yararlıdır.
Kitabın 1.-5. bölümleri arasında kalan kısmı, bir felsefeci ve bir antropolog olarak da Bourdieu’nün tecrübelerinin izini açıkça yansıtsa da, daha çok onun sosyolojiye yaptığı katkılardan oluşuyor. İlk bölüm, yazarın fizikten sosyal bilimlere taşıdığı ‘alan’ kavramı ve ona dayanarak oluşturduğu ‘toplumsal uzam’ kavramı üzerinden toplumsal tabakalaşma konusuna katkılarına değiniyor. Burada Bourdieu’nün Cassirer ve Bachelard gibi bilim felsefecilerine borçlu olduğu bağıntısal epistemolojinin çalışmalarının biçimlenişinde kapladığı yer açıkça gösteriliyor. Metin açıldıkça, ilk olarak La Distinction kitabında biçimlendirilmiş kavramsal tabanın genişlediğine tanık oluyoruz: Sermaye kavramının iktisattaki kullanımıyla benzeşim kurularak yaratılmış kültürel sermaye kavramı– terimi bu biçimde ilk kullanan Bourdieu olmasa da bugün 'kültürel sermaye' neredeyse her zaman onun adıyla birlikte anılmaktadır- , yaşam tarzı, tarihsel değişim ve sınıf konumu arasında bağlantı kuran habitus, yatkınlık ve toplumsal konum kavramlarının tanım ve tarifleri “Toplumsal Uzam ile Simgesel Uzam” başlıklı bu bölümde işleniyor.
İkinci bölüm, kültürel ve simgesel sermaye kavramlarını, bu sermayelerin edinilmesinde ya da bunlardan yoksun bırakılmakta okul kurumunun oynadığı rolle birlikte ele alarak, onların olgusal içeriğine örnekler sunuyor. Üçüncü bölümün konusu kuruluş ve işleyişleriyle ‘kültürel üretim alanları’. Çağımızda geçerli olan sanat sosyolojilerinin epistemolojik sorunları üzerinde kısaca durduktan sonra Bourdieu, genellikle modern toplumda ‘büyüsü bozulmayan’ bir etkinlik alanı olarak kabul edilen sanatın büyüsünü, onun da başka herhangi bir alan gibi kendisine özgü bir sermaye türüne ve üreticilerinin ve tüketicilerinin (alımlayıcılarının) çıkarlarına dayandığını göstererek bozuyor. İzleyen bölüm “Devlet Zihniyetleri’ genel olarak bürokratik alanın doğuşu ve yapısıyla ilgileniyor; devletin sermaye, aile ve kültürle ilişkilerini ve insan öznelliğinin biçimlenişinde en etkili kurum olduğunu gösteriyor.
İlk bölümlerde ortaya konan sosyolojik taban, veriler ve saptamalar kitabın bölümleri arasındaki en önemli bağlantıyı sağlayan ‘toplumsal eylem’in üzerinde biçimlendiği uzamla, onu saran ve kalıba döken yapıların çeşitli haritalarını sunuyordu. “Çıkar Gütmeyen Bir Edim Olabilir mi” bölümü ise, Bourdieu’nün akademik kariyerinin başlangıcında yer eden felsefeye dönüyor ve öznenin kendi eylemini nasıl tasarladığı ve toplumbilimcinin onun eylemini tasarlayışını nasıl tasarladığı sorununu ele alıyor. Kestirmeden gidilirse, Bourdieu başlıktaki soruyu her zaman “Hayır” diye yanıtlar; bununla birlikte özellikle sanat, bilim ve din gibi ya ‘yüceltilmiş’ ya da kendi başına ereği olduğu varsayılan alanlarda eylemler ‘çıkar gütmez’ davranışların bilinçli ‘yarar’ hesaplarına dayanmasalar bile, eyleyicilerin, her alanın oluşturduğu bir yatırım rejimi ve onunla bağlantılı simgesel bir kâr elde etmeye yönelik bilince gelmez bir motivasyona sahip olduklarını (illusio) ortaya koyar. Burada, Bourdieu’nün ‘toplum felsefesi’ denebilecek bir alana en büyük katkılardan birini yapan La Sense pratique ve L’Esquisse d’une theory de la pratique adlı henüz Türkçeleştirilmemiş kitaplarında geliştirilmiş ‘pratik kuramı’yla ilgili önemli ipuçları da bulunuyor.
“Simgesel Malların Ekonomisi” adlı bölüm, Bourdieu’nün sosyal bilimler alanına kesin bir biçimde yerleşmesini sağlayan, 1960’ların başında Cezayir’de yaptığı antropoloji/ etnoloji araştırmalarında geliştirdiği yöntem ve kavramların Batılı kapitalist toplumlara nasıl uygulanabileceğini gösteriyor. Bu kavramların belki de en önemlileri, maddi/ manevi, bedensel/ ruhsal gibi ikilikleri de kısmen aşmayı sağlayan simgesel mübadele, simgesel sermaye, simgesel ekonomi ve simgesel şiddet kavramları. Bölüm, gerek toplumsal tabakalaşmadaki statülerin örneğin, neden sınıf bilinci ya da sınıfsız toplum aleyhine bu kadar dayanıklı olduklarını anlamak isteyenler, gerekse bir önceki bölümde anlatılan ‘pratik kuramı’nın, -insanların yaptıkları şeyleri neden yaptıkları ve neden ‘öyle’ yaptıkları meselesinin- antropolojik açıklamasını merak edenler için yazılmış gibi.
Sekizinci bölüm “Skolastik Bakış Açısı” ve onu izleyen numaralandırılmamış son bölüm “Ahlakın Çelişkili Bir Temeli” yine Bourdieu’nün önceki bölümlerde de zaman zaman ele aldığı skolastik bakış açısıyla, aslında kendisi de belli tikel çıkarlara dayanan ve dayandığı bu çıkarlar gösterilmedikçe bir paradoksa dönüşen evrenselliğin ve evrenselciliğin eleştirisini içeriyor. Bourdieu’nün yaklaşık elli yıl süren bilimsel çalışmalarından doyurucu bir kesit sunan Pratik Nedenler, Bourdieu düşüncesini bütün olarak kavramak isteyenler için uygun bir başlangıç noktası sunuyor.
“Benim tasarladığım biçimiyle toplumbilimin, toplumsal olarak zorlanan düşüncenin rutinlerinden, siyasal, dinsel, kültürel tüm hizaya getirme biçimlerinden kurtulmak isteyenler için büyük yardımı olabileceğini düşünüyorum. Hatta bana öyle geliyor ki, - ama tabi yanılıyor olabilirim – Türkiye gibi, coğrafya ve tarihiyle, iki uygarlık, iki kültürel ve dinsel geleneğin sınırında bulunduğundan dolayı şu ya da bu biçimiyle evrenselin emperyalizmi ile temelinde bu emperyalizme karşı gösterilen, çoğunlukla karanlık ve gerilemeye yönelik tepkiler olan tikelcilik ve geleneğin iddiaları arasında, akıl için hem kurmacaya hem de çılgınca tehlikeli bir çatışma riskine özel olarak açık bir ülkede, her yerde olduğundan daha yararlıdır.”
Hil Yayın’ın gözden geçirerek ikinci baskısını yaptığı Pratik Nedenler,2002 yılında kaybettiğimiz, günümüz toplum bilimlerinin en yaratıcı ve verimli yazarları arasında yer alan, yapıtlarıyla bu alanda çalışanların yolunu açmaya devam eden Pierre Bourdieu’nün Türkiye’de yayımlanmış ilk kitabıdır. Bourdieu’nün merkezinde eylem kuramının yer aldığı bir dizi konu hakkında, Fransa, Almanya, Japonya, ABD ve Hollanda’da verdiği çeşitli konferanslarda sunduğu metinlerle bunları tamamlayıcı nitelikteki yazıları ve kısa bir röportajdan oluşan Pratik Nedenler, yazarın felsefe, antropoloji ve toplumbilim disiplinlerinden getirdiği olağanüstü birikimi sergiliyor.
Bourdieu: Müdahil sosyolog
Son on yıldır, küreselleşmeye ve piyasanın buyurganlığına karşı en sert tartışmaları açan Fransız sosyolog Pierre Bourdieu, 23 Ocak günü Paris'te hayata veda etti. The New York Times, The Guardian, vb. gibi yabancı gazetelerde okuduğum bu haberde olağandışı bir yan yoktu. Hepimiz gibi o da ölümlülerden
bir ölümlüydü; kansere karşı savaşımında yenik düşmüş, 71 yaşında ayrılmıştı bu dünyadan.
Ama birkaç gün sonra gözüme çarpan
bir haber, beni bayağı heyecanlandırdı. Bourdieu öldüğünde, Fransa'nın en önemli gazetesi Le Monde, haberi başsayfadan en kapsamlı biçimde verebilmek için baskısını geciktirme kararı almış ve geç çıkmıştı.
Bildiğim kadarıyla, dilimizde üç kitabı yayımlandı Bourdieu'nün: Pratik Nedenler: Eylem Kuramı Üzerine (Çeviren: Hülya Tufan, Kesit Yayıncılık), Televizyon Üzerine (Çeviren: Turhan Ilgaz, Yapı Kredi Yayınları)
ve Sanatın Kuralları: Yazınsal Alanın Oluşumu ve Yapısı (Çeviren: Necmettin Kâmil Sevil, Yapı Kredi Yayınları). Bu kitaplarda, gerçekten de, günümüz dünyasında olup bitenler üzerine düşünmenin anahtarlarını bulacak; 20. yüzyılın ortalarından 21. yüzyılın hemen başına uzanan dönemde, geniş yığınları çok yakından ilgilendiren sorunlar üstüne kafa yoran, tartışma açan bir sosyologun düşünceleriyle karşılaşacaksınız.
Ama gene de, Bourdieu'nün çalışmalarının birkaç belirgin özelliğine ilişkin bilgi sunmak için, onu en iyi bilen meslektaşlarından birine, Berkeley'deki California Üniversitesi'nin sosyoloji profersörlerinden Loic Wacquant'a başvurabiliriz. The Chronicle'dan Scott McLemee, "Üstadı nasıl bilirdiniz?" sorusunu, Refleksiv Sosyolojiye Çağrı adlı kitaba Bourdieu ile birlikte imza atan Wacquant'a sormuş:
"Sosyoloji alanındaki bilimsel çalışmalarının
meyvelerini, ivedi konularla ilintili kılmaya
büyük önem veriyordu. Son yedisekiz yıldır Fransa'daki tartışmalarda çok öne çıkmıştı, ama onun bu tartışmaları tüm Avrupa'da, nerdeyse Fransa'dan daha iyi tanındığı Almanya'da da yakından izleniyordu.
Neoliberalizm denen yeni dünya ideolojisine, her şeyin çözümünün piyasada olduğu anlayışına karşı çıkıyordu. Bilim, sanat, medya ve eğitim dünyalarına ilişkin çözümlemeleri, bu alanların, metanın yaklaşan egemenliğinin yok edici ve antidemokratik etkilerinden korunması gerektiğini gözler önüne sermeye yönelikti. Olabildiğince geniş kitlelere kendi başlarına
düşünmenin araçlarını vermeyi; dayatılmış düşünce ve savların kabularını kırmalarını, böylece aydınlık ve yurttaşça tartışmalara kolektif olarak katılmalarını sağlayacak eleştirel araçları sunmayı amaçlıyordu. Sanırım, yeni bir Aydınlanma'nın
savunucusuydu. Akla ve bilime, bu ikisinin çağdaş toplumlarda oynaması gereken role adamıştı kendini..."
Bourdieu'nün ölümü üzerine yayımlanan yazılardan da çıkarabildiğim kadarıyla, bu gündeş düşünür, etkinlik alanının felsefe değil, toplumsal bilim olduğunda diretmişti hep. Fransa'nın "her alanda etkili ve yetkili aydın" geleneğine sert eleştiriler yöneltmiş; günün en can alıcı sorunlarını, serinkanlı bir yaklaşımla, yeniden çatıp biçimlendirmeyi seçmişti. 1968 Mayıs barikatlarındaki gençlerin ellerinde, Bourdieu'nün, Fransa'daki öğrenci hayatının bir çözümlemesi niteliğindeki Vârisler adlı kitabı bulunuyordu. Eğitim sistemine getirdiği yeğin eleştiriler, kendi hayatlarını ve yaşadıkları toplumu anlamalarını sağlayacak araçları sunmuştu öğrencilere.
Fransa'da, nerdeyse ölü bir disiplin sayılan sosyolojinin, saygın felsefenin yanında parya muamelesi gördüğü 1960'larda, bir sosyoloji kitabının başkaldıran öğrencilerce böylesine benimsenmesi az yadırgatıcı değildi. Bourdieu, gerçekten de, felsefeden, içine kapanık düşünsel dünyadan uzaklaşarak, tümüyle ampirik araştırmaya bağımlı bir disiplin olarak sosyolojiye yönelmişti. Dünyanın üzerinden uçmak yerine, olup biteni gözlemleyip değerlendirerek ayaklarını yere basmayı seçmişti. Yeniden Wacquant'ın söylediklerine dönecek olursak: "Bourdieu, bilimi topluma uygulamayı uğraş edinmişti. Hem felsefe geleneklerini çok iyi biliyordu, hem de araştırma ve çözümleme tekniklerini. Bu ikisini ustaca kaynaştırması, onu benzersiz bir konuma yerleştiriyordu."
Pierre Bourdieu: Cezayir’de
İkinci Dünya Savaşı sonrası döneminde yaptığı yaratıcı ve verimli araştırmacılarıyla günümüz sosyolojisinin temel kuramcılarından sayılan Fransız sosyolog Pierre Bourdieu, habitus, alan, kültürel sermaye, sosyal sermaye, simgesel sermaye, doxa gibi kuramlarıyla sosyoloji tarihine adını yazdırmış bir düşünce ve bilim insanı. Cezayir’de iş ve işçilerin yaşam koşullarını ve Cezayir İç Savaşı’nı farklı açılardan gelecek nesillere aktarmış bir aydın.
Pierre Bourdieu, 1 Ağustos 1930’da, Batı Pireneler’in eteklerinde yer alan Béarn iline bağlı Denguin’de dünyaya geldi. 1954’te Fransa’nın en saygın yüksek okulu olan École Normale Supérieure’den, felsefe diplomasıyla mezun oldu. Jacques Derrida, Louis Marin, Emmanuel Le Roy Ladurie’yle aynı sıraları paylaştı, Gaston Bachelard ve Georges Canguilhem gibi epistologların öğrencisi oldu.
Sonraki yıllarda, Varoluşçuluk akımının egemen olduğu bir felsefe ortamında çalışmalarını mantık ve bilim tarihi konularında yoğunlaştırdı. Eğitiminin ardından 1954-1955 yılları arasında Moulins Lisesi’nde öğretmenlik yapan Bourdieu, 1955’te askere çağrıldı ve vatani görevini yapmak üzere Versailles’a, daha sonra da savaş karşıtı görüşleri nedeniyle Cezayir’e gönderildi. Askerlikten bir an evvel kurtulabilmek için 1958 – 1960 yılları arasında Cezayir şehrinde bulunan Edebiyat Fakültesi’nde felsefe dersleri verdi. 1960 yılındaki askeri darbe nedeniyle Fransa’ya geri döndü. Eğitmenliğe ve kariyerine Sorbonne ve École des Hautes Etudes en Sciences Sociales’de devam etti.
Düzenli olarak fotoğraf çekmeye askerlik sonrasında başlayan Bourdieu, birbirinden farklı ve hiçbir ahenk taşımayan gerçeklerin iç içe geçtiği, kendisine dokunan durum fotoğrafları çekmeyi tercih etti. Ve bu uğraşısını belgesel oluşturma bilinciyle öylesine ciddiye aldı ki, negatifleri yapıştırdığı defterler tuttu, kullandığı materyalleri özenle ayakkabı kutularında sakladı. Bazen de sırf kendi zevki için karelerde dondurdu anı. Ona göre fotoğraf çekmek, bir çeşit “bakma eylemi”ydi.
Cezayir’de dost edindiği profesyonel fotoğrafçılardan teknik destekler edinen düşünür, yaptıkları foto röportajlarında onlara eşlik etti. Gezi amaçlı fotoğraf çekenlerin, deklanşöre basmaktan, doğal güzellikleri kaçırdıklarını düşünüyor, bunu sınıfsal bir ırkçılık olarak nitelendiriyordu. Kendisi ise, yerel halkı ve yaşadıkları ortamları fotoğraf makinesinin içine alırken, odaklandığı konuya ulaşabilmek için makinesinden önce kendi gözünün keskinlik ayarını yapıyordu.
Fotoğraf çekmenin zaman zaman sakıncalı olduğu o yıllarda Pierre Bourdieu, Almanya’da satın alıp gizlice Fransa’ya soktuğu, ve o dönemde ‘en iyinin iyisi’ olarak kabul edilen Rolleiflex marka makinesiyle çekiyordu fotoğraflarını. Bu üstten vizörlü makine sayesinde çoğu zaman fotoğraf çektiği anlaşılmıyordu. Ama... kimi zaman da, yerel halktan olmadığı için hayatı tehdit altına giriyordu. Onlara, onlarla ilgilendiği, onların tarafında olduğu, onları dinlemek ve onların neler yaşadıklarını dünyaya aktarabilmek amacıyla orada bulunduğunu anlatmaya çalışıyordu. Damları yakılmamış, ama uçurulmuş köylere gidip resimler çekiyordu. Boşaltılmış evlerde araştırmalar yapıyordu. Etnografik açıdan bakıldığında Bourdieu, çekmiş olduğu fotoğraflarda bölge halklarının yaşam koşullarını ve aynı zamanda bu koşulların içindeki öznel yerini sorguluyordu.
Cezayir’le kurduğu bu duygusal bağ ve bu ülkenin insanlarına karşı duyduğu saygı, onların rehabilitasyonu için göstermiş olduğu çabalara yansımaktaydı. Yüz yüze geldiği bu insanlar, merkezde yaşayan ama işini kaybetmiş insanlar, topraklarından atıldıkları için şehre göç etmek zorunda kalmış köylüler, büyük şehirlerde yaşayan statüleri kırılgan aileler, köklerinden sökülmüş milyonlardı... Bu tarz bir ortamda gözlemledikleri, izlenimleri, duyumsamaları, ürettiği düşünceler, aklının ve enerjisinin sosyoloji bilimine doğru ivmelenmesine neden oldu.
« Bu kamplara yerleştirilmelerden özellikle kadınlar madur kalıyorlardı. Gün boyunca yaşadıkları nemli gurbilerde (Kuzey Afrika’daki yoksul köylülerin yaşadıkları kamplar) hapis hayatı sürdüyorlardı. Alış-veriş ve su getirme görevini kocaları ve çocukları üstlenmişti: Kocaları Kerkera’dan kovalara, fıçılara, bazen de küplere doldurdukları suları eşek sırtında, yaşadıkları kampa taşıyor, kadınlar da evlerinin kapısında kimselere görünmeden, suları alıp bir köşeye yerleştiriyorlardı. »
La Déracinement, S.134
Çektiği fotoğraflar, daha sonradan tutmadığına pişman olacağı günlükler gibiydi Bourdieu için. Her karenin öyküsü zihnindeydi ve onu, kendi öyküsünün bütününe sürüklüyordu. Çünkü ona göre fotoğraf, gözlemleyenin mesafe bildirisiydi. Gözlemlenenle gözlemleyenin arasındaki bu mesafeyi irdelemek, gözlemleyenin kendine dönmesini sağlıyordu. Bu açıdan Cezayir yılları Bourdieu’nün indinde değişimlerin en yoğun şekilde yaşandığı zamanlar oldu.
Etnolog Germaine Tillion’un, Aurès bölgesindeki esir kamplarında ölen insanları, nasıl çukurlar kazıp içlerine gömdüğünü anlattığı Ravensbrück adlı eserini okuduğunda garip biri olduğuna inanmaya başlayacaktı Pierre Bourdieu.
Cezayir’de çekmiş olduğu fotoğraflarla bir yandan insan manzaralarını gözler önüne sererken diğer yandan da Fransız istilası hakkındaki kişisel eleştirisini ortaya koyuyordu. Her şeyden önce bilimsel bir çalışma içerisindeydi. Her sabah saat altıdan gecenin üçüne kadar çalışıyordu. Bu tempoya onunla birlikte ayak uydurabilen yalnızca -daha sonraki yıllarda “Cezayirli Sokrat” adıyla tanınacak- sosyolog Abdelmalek Sayad oldu.
Bourdieu farklı fotoğraf çekim teknikleri kullanıyordu. Bazen araştırmasına odak aldığı nesneyi değişik açılardan alıyordu, bazen de makinesini bir noktaya sabitleyip, objektifine takılan farklı konu ve oyuncuları resmediyordu. Ortaya çıkan sonuçlar, hem hümanist fotoğrafçılığın hem de görsel antropolojinin ürünleriydi. Aynalı fotoğraf makinesiyle çalıştığı için fotoğraflarına hep bir derinlik hakimdi.
Pierre Bourdieu, bazen tesadüflerin, ölümle yaşam arasındaki çizgiyi inceltebildiği bir savaş ortamında çekmiş olduğu bu içten fotoğraflarını, her ne kadar önceleri şüpheci bir tutumla çekinmiş olsa da daha sonra sanatsal ve estetik kaygı güderek, sergilenmesi ve kamuoyuna tanıtılması amacıyla merkezi Avusturya’nın Graz şehrinde bulunan ve çağdaş sanat projeleri üzerinde çalışmalar yapan Camera Austria’ya teslim etti.
2000 yılında ortak çalışmaya başladığı Franz Schultheis ve Christine Frisinghelli’nin çabaları sonunda, Bourdieu’nün vefatının birinci yılında, 23 Ocak 2003 günü Paris’teki Institut du Monde Arabe’da söz konusu fotoğraflar, düşünce ve kültür dünyasının ilgisine sunuldu. Ardından da 15 Kasım 2003 - 8 Şubat 2004 tarihleri arasında Kunsthaus Graz’ta, “Pierre Bourdieu Cezayir’de: Köksüzleşmenin Tanıklığı” (Pierre Bourdieu in Algerien: Zeugnisse der Entwurzelung) adlı bir sergi gerçekleştirildi.
Bourdieu, Schultheis’la yapmış olduğu söyleşilerden birinde Cezayir’de yüzlerce fotoğraf çektiğini, bunun yanı sıra yaklaşık 1000 kadar fotoğrafın da, taşınmalar sırasında kaybolduğunu açıklayacaktı.
Franz Schultheis ve Christine Frisinghelli, bu sergiye ilişkin olarak bir de kitap yayınladılar. Kitapta, Bourdieu’nün 1956-1961 yılları arasında çekmiş olduğu fotoğrafların yanı sıra, aldığı notlar, kuramlarından ve kitaplarından alıntılar, Schultheis’ın Bourdieu’yle yapmış olduğu bir röportajın metni ve Frisinghelli’nin Bourdieu’nün fotoğraf albümleri üzerine yazmış olduğu notlar yer alıyordu.
Karşı Sanat Çalışmaları, Kasım 2006 - Mayıs 2007 tarihleri arasında Türkiye'deki sosyal bilimcileri, Pierre Bourdieu'nün bütün eserlerini ve yöntemlerini bir araya getirmeyi amaçlayan bir atölyeler dizisi düzenledi. Bu çalışma kapsamında, Fondation Pierre Bourdieu işbirliği ile 2 Mayıs 2007 - 2 Haziran 2007 tarihleri arasında “Pierre Bourdieu: Cezayir’de. Köksüzleşmenin Tanıklığı” isimli fotoğraf sergisine ev sahipliği yapıyor. Paris ve Graz’ta düzenlenen sergilerin tekrarı niteliğindeki bu serginin küratörleri, Camera Austria Graz’tan Christine Frisinghelli ve Cenevre Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Pierre Bourdieu Vakfı’ndan Franz Schultheis.
Sergi kapsamında ayrıca İstanbul Teknik Üniversite Maçka Yerleşkesi ve Galatasaray Üniversitesi’nde de bir dizi konferanslar düzenlenmektedir. Kaynakça: In Algerien Zuegnisse der Entwurzelung, Pierre Bourideu; Edition Camera Austria, Graz, 2003
Images d’Algérie Une Affinité Élective, Pierre Bourideu; Actes Sud, 2003
Pratik Nedenler, Pierre Bourdieu; Hil Yayın, 2005
istanbourdieu.org
wikipedi.orgkarsi.com
camera-austria.at
Comments (0) | Add Comment
