Create a free blog, web site, photo album, guestbook, earn money, share things with your friends!
Login | Sign Up 
SOSYOLOG GÖKHAN ÜZÜM'ün sitesine hoş geldiniz!
DİZLERİM ÜZERİNDE YAŞAMAKTANSA AYAKLARIMIN ÜSTÜNDE ÖLÜRÜM.

EĞİTİM TOPLUM


Pratik Nedenler: Eylem Kuramı Üzerine

Pierre Bourdieu, kendi kuşağının sosyal bilimcilerinden, kuram ve ampirik araştırmadan birini diğerine tercih etmemekteki kararlılığı ve bizatihi felsefe ve sosyal bilim alanlarının sosyolojisini yapmaktaki ısrarıyla ayrılır. Pratik Nedenler, onun yaklaşık elli yıla yayılan çalışmalarından doyurucu bir kesit sunuyor.
Felsefe ve sosyal bilimler alanının son otuz yılına Fransız kökenli –ve çoğu zaman, kabullenmekte pek de gönüllü olmadıkları ‘yapısalcılık sonrası’ etiketi altında toplanan- düşünürler damgasını vurdu. Zaman zaman aynı etiketle anılan ve aslında yapısalcılık sonrası düşünürlerinin hemen tümüyle epistemolojik ve yöntemsel meseleler üzerinden bir derdi olan Pierre Bourdieu, günümüz sosyal biliminde hem kuramla ampirik araştırma hem disiplinler arasındaki sınırları son derece titiz çalışmalarıyla zorlamış bir bilim insanıydı. Düşünsel formasyonunda sosyolojinin üç büyüğü kabul edilen Marx, Durkheim ve Weber kadar, Pascal, Wittgenstein, Heidegger, Merleau-Ponty gibi felsefecilerin, Levy-Strauss, Marcel Mauss gibi antropologların yoğun biçimde etkili olduğu yazar, hem varlık anlayışları hem yönelimleri bakımından birbirinden çok farklı olan bu düşünürlerden aldıklarını harmanlayarak çağımızın en etkili sosyal bilim kuramlarından birini ortaya koymuştu. 2002 yılında ölen yazarın ürettiği metinler, sosyal bilimler alanında çalışanların yolunu açmayı sürdürüyor. (Bourdieu’nün yaşam öyküsü ve yapıtlarının birkaçının kısa tanıtımı için Kitap Gazetesi’nin eski bir sayısına bakılabilir: http://www.kitapgazetesi.com/konu.asp?id=2111)
Türk okuru Pierre Bourdieu’yle ilk kez, 1995 yılında Pratik Nedenler adlı kitabıyla tanışmıştı. Bourdieu’nün felsefeden antropoloji ve sosyolojiye uzanan çalışma alanının oldukça önemli bir kısmını kapsayan kitabın ikinci baskısı on bir yıl sonra yapıldı. Yazarın başka dillere en çok çevrilmiş kitaplarından biri olan Pratik Nedenler, bu özelliğini yazarının düşüncelerini, kavramlarını ve yöntemini, onun çalıştığı çok değişik alanları, sosyal bilimlerin en merkezi sorunlarından biri olan ‘toplumsal eylem’ etrafında bir araya getirmesine borçlu. Dahil olduğu Fransız felsefeci/ sosyal bilimci kuşağının birçok üyesi gibi Bourdieu de ancak yapıtları 1980’lerde ABD üniversitelerinde ilgi görmeye başladıktan sonra belli bir tanınırlığa erişti ve yine kuşağın birçok yazarında olduğu gibi onun yapıtları da ABD akademilerindeki genellikle yararcı ve yüzeysel okumalar üzerinden tanındı. Üstelik akademik kariyer yarışının körleştirici bir uzmanlaşmayı her yerden daha çok teşvik ettiği bu ülkede, belli yapıtların okunup diğerlerinin değerlendirilmemesi genellikle bu kısmilik nedeniyle yanlış anlaşılmasını birlikte getiriyordu ve yazarın Amerikalıların sınıflandırma ve tartışma biçimleriyle de sorunları vardı:
Sık sık düşüncelerimin genel olarak postmodernistlerin şemsiyesi altına girmiş olan kampüs radikalizminin üyelerininkilerle uyuşmadığını gördüm (Bunlar [...] herhalde benim yapıtımın ABD’deki alımlanma biçimine götüren bir bağ buldular: [Bourdieu] modern mi postmodern mi, sosyolog mu felsefeci mi, ya da ikincil olarak, antropolog mu sosyolog mu; hatta sağ kanattan mı, sol kanattan mı?) [alıntının kaynağı: http://www.long-sunday.net/long_sunday/2006/03/bourdieu_vs_pos.html]
Pratik Nedenler, Bourdieu’nün bu kolaycı, yanlış ve aşırı yorum döngüsüne verdiği bir yanıt sayılabilir. Yazarın, çeşitli tarihlerde Fransa, Almanya, Hollanda, Japonya ve ABD’de verdiği konferansların kitaplaştırılmış hali olan Pratik Nedenler, yazarın yukarıda sözü geçen üç disiplindeki tartışmalarının birbirinden koparılamayacağını ortaya koyuyor. Bu anlamda, kitabın çarpıcı tarafı kendi metinleri üzerine yaptığı açıklayıcı konuşmalar ve kendi özetleri üzerinden Bourdieu’yü tanıtıyor olması; çok yönlü bir düşünür olan Bourdieu’nün olabilecek en bütünsel görüntüsünü bir cilt halinde sunması. Bourdieu’nün sosyolojinin temel işlevine dair düşündükleri, daha Türkçe’deki ilk baskıya yazdığı önsözün başında, böyle bir işlevin ülkemiz için taşıdığı önemle birlikte anlatılıyor; bu paragrafta yazarın sosyal bilimlere biçtiği muhalif ve kurucu rol de seziliyor:
Benim tasarladığım biçimiyle toplumbilimin, toplumsal olarak zorlanan düşüncenin rutinlerinden, siyasal, dinsel, kültürel tüm hizaya getirme biçimlerinden kurtulmak isteyenler için büyük yardımı olabileceğini düşünüyorum. Hatta bana öyle geliyor ki, -ama tabii yanılıyor da olabilirim- Türkiye gibi coğrafya ve tarihiyle, iki uygarlık, iki kültürel ve dinsel geleneğin sınırında bulunduğundan dolayı şu ya da bu biçimiyle evrenselin emperyalizmi ile temelinde bu emperyalizme gösterilen, çoğunlukla karanlık ve gerilemeye yönelik tepkiler olan tikelcilik ve geleneğin iddiaları arasında, akıl için hem kurmaca hem de çılgınca bir çatışma riskine özel olarak açık bir ülkede, her yerde olduğundan daha yararlıdır.
Kitabın 1.-5. bölümleri arasında kalan kısmı, bir felsefeci ve bir antropolog olarak da Bourdieu’nün tecrübelerinin izini açıkça yansıtsa da, daha çok onun sosyolojiye yaptığı katkılardan oluşuyor. İlk bölüm, yazarın fizikten sosyal bilimlere taşıdığı ‘alan’ kavramı ve ona dayanarak oluşturduğu ‘toplumsal uzam’ kavramı üzerinden toplumsal tabakalaşma konusuna katkılarına değiniyor. Burada Bourdieu’nün Cassirer ve Bachelard gibi bilim felsefecilerine borçlu olduğu bağıntısal epistemolojinin çalışmalarının biçimlenişinde kapladığı yer açıkça gösteriliyor. Metin açıldıkça, ilk olarak La Distinction kitabında biçimlendirilmiş kavramsal tabanın genişlediğine tanık oluyoruz: Sermaye kavramının iktisattaki kullanımıyla benzeşim kurularak yaratılmış kültürel sermaye kavramı– terimi bu biçimde ilk kullanan Bourdieu olmasa da bugün 'kültürel sermaye' neredeyse her zaman onun adıyla birlikte anılmaktadır- , yaşam tarzı, tarihsel değişim ve sınıf konumu arasında bağlantı kuran habitus, yatkınlık ve toplumsal konum kavramlarının tanım ve tarifleri “Toplumsal Uzam ile Simgesel Uzam” başlıklı bu bölümde işleniyor.
İkinci bölüm, kültürel ve simgesel sermaye kavramlarını, bu sermayelerin edinilmesinde ya da bunlardan yoksun bırakılmakta okul kurumunun oynadığı rolle birlikte ele alarak, onların olgusal içeriğine örnekler sunuyor. Üçüncü bölümün konusu kuruluş ve işleyişleriyle ‘kültürel üretim alanları’. Çağımızda geçerli olan sanat sosyolojilerinin epistemolojik sorunları üzerinde kısaca durduktan sonra Bourdieu, genellikle modern toplumda ‘büyüsü bozulmayan’ bir etkinlik alanı olarak kabul edilen sanatın büyüsünü, onun da başka herhangi bir alan gibi kendisine özgü bir sermaye türüne ve üreticilerinin ve tüketicilerinin (alımlayıcılarının) çıkarlarına dayandığını göstererek bozuyor. İzleyen bölüm “Devlet Zihniyetleri’ genel olarak bürokratik alanın doğuşu ve yapısıyla ilgileniyor; devletin sermaye, aile ve kültürle ilişkilerini ve insan öznelliğinin biçimlenişinde en etkili kurum olduğunu gösteriyor.
İlk bölümlerde ortaya konan sosyolojik taban, veriler ve saptamalar kitabın bölümleri arasındaki en önemli bağlantıyı sağlayan ‘toplumsal eylem’in üzerinde biçimlendiği uzamla, onu saran ve kalıba döken yapıların çeşitli haritalarını sunuyordu. “Çıkar Gütmeyen Bir Edim Olabilir mi” bölümü ise, Bourdieu’nün akademik kariyerinin başlangıcında yer eden felsefeye dönüyor ve öznenin kendi eylemini nasıl tasarladığı ve toplumbilimcinin onun eylemini tasarlayışını nasıl tasarladığı sorununu ele alıyor. Kestirmeden gidilirse, Bourdieu başlıktaki soruyu her zaman “Hayır” diye yanıtlar; bununla birlikte özellikle sanat, bilim ve din gibi ya ‘yüceltilmiş’ ya da kendi başına ereği olduğu varsayılan alanlarda eylemler ‘çıkar gütmez’ davranışların bilinçli ‘yarar’ hesaplarına dayanmasalar bile, eyleyicilerin, her alanın oluşturduğu bir yatırım rejimi ve onunla bağlantılı simgesel bir kâr elde etmeye yönelik bilince gelmez bir motivasyona sahip olduklarını (illusio) ortaya koyar. Burada, Bourdieu’nün ‘toplum felsefesi’ denebilecek bir alana en büyük katkılardan birini yapan La Sense pratique ve L’Esquisse d’une theory de la pratique adlı henüz Türkçeleştirilmemiş kitaplarında geliştirilmiş ‘pratik kuramı’yla ilgili önemli ipuçları da bulunuyor.
“Simgesel Malların Ekonomisi” adlı bölüm, Bourdieu’nün sosyal bilimler alanına kesin bir biçimde yerleşmesini sağlayan, 1960’ların başında Cezayir’de yaptığı antropoloji/ etnoloji araştırmalarında geliştirdiği yöntem ve kavramların Batılı kapitalist toplumlara nasıl uygulanabileceğini gösteriyor. Bu kavramların belki de en önemlileri, maddi/ manevi, bedensel/ ruhsal gibi ikilikleri de kısmen aşmayı sağlayan simgesel mübadele, simgesel sermaye, simgesel ekonomi ve simgesel şiddet kavramları. Bölüm, gerek toplumsal tabakalaşmadaki statülerin örneğin, neden sınıf bilinci ya da sınıfsız toplum aleyhine bu kadar dayanıklı olduklarını anlamak isteyenler, gerekse bir önceki bölümde anlatılan ‘pratik kuramı’nın, -insanların yaptıkları şeyleri neden yaptıkları ve neden ‘öyle’ yaptıkları meselesinin- antropolojik açıklamasını merak edenler için yazılmış gibi.
Sekizinci bölüm “Skolastik Bakış Açısı” ve onu izleyen numaralandırılmamış son bölüm “Ahlakın Çelişkili Bir Temeli” yine Bourdieu’nün önceki bölümlerde de zaman zaman ele aldığı skolastik bakış açısıyla, aslında kendisi de belli tikel çıkarlara dayanan ve dayandığı bu çıkarlar gösterilmedikçe bir paradoksa dönüşen evrenselliğin ve evrenselciliğin eleştirisini içeriyor. Bourdieu’nün yaklaşık elli yıl süren bilimsel çalışmalarından doyurucu bir kesit sunan Pratik Nedenler, Bourdieu düşüncesini bütün olarak kavramak isteyenler için uygun bir başlangıç noktası sunuyor.
“Benim tasarladığım biçimiyle toplumbilimin, toplumsal olarak zorlanan düşüncenin rutinlerinden, siyasal, dinsel, kültürel tüm hizaya getirme biçimlerinden kurtulmak isteyenler için büyük yardımı olabileceğini düşünüyorum. Hatta bana öyle geliyor ki, - ama tabi yanılıyor olabilirim – Türkiye gibi, coğrafya ve tarihiyle, iki uygarlık, iki kültürel ve dinsel geleneğin sınırında bulunduğundan dolayı şu ya da bu biçimiyle evrenselin emperyalizmi ile temelinde bu emperyalizme karşı gösterilen, çoğunlukla karanlık ve gerilemeye yönelik tepkiler olan tikelcilik ve geleneğin iddiaları arasında, akıl için hem kurmacaya hem de çılgınca tehlikeli bir çatışma riskine özel olarak açık bir ülkede, her yerde olduğundan daha yararlıdır.”

Hil Yayın’ın gözden geçirerek ikinci baskısını yaptığı Pratik Nedenler,2002 yılında kaybettiğimiz, günümüz toplum bilimlerinin en yaratıcı ve verimli yazarları arasında yer alan, yapıtlarıyla bu alanda çalışanların yolunu açmaya devam eden Pierre Bourdieu’nün Türkiye’de yayımlanmış ilk kitabıdır. Bourdieu’nün merkezinde eylem kuramının yer aldığı bir dizi konu hakkında, Fransa, Almanya, Japonya, ABD ve Hollanda’da verdiği çeşitli konferanslarda sunduğu metinlerle bunları tamamlayıcı nitelikteki yazıları ve kısa bir röportajdan oluşan Pratik Nedenler, yazarın felsefe, antropoloji ve toplumbilim disiplinlerinden getirdiği olağanüstü birikimi sergiliyor.
Bourdieu: Müdahil sosyolog
Son on yıldır, küreselleşmeye ve piyasanın buyurganlığına karşı en sert tartışmaları açan Fransız sosyolog Pierre Bourdieu, 23 Ocak günü Paris'te hayata veda etti. The New York Times, The Guardian, vb. gibi yabancı gazetelerde okuduğum bu haberde olağandışı bir yan yoktu. Hepimiz gibi o da ölümlülerden
bir ölümlüydü; kansere karşı savaşımında yenik düşmüş, 71 yaşında ayrılmıştı bu dünyadan.
Ama birkaç gün sonra gözüme çarpan
bir haber, beni bayağı heyecanlandırdı. Bourdieu öldüğünde, Fransa'nın en önemli gazetesi Le Monde, haberi başsayfadan en kapsamlı biçimde verebilmek için baskısını geciktirme kararı almış ve geç çıkmıştı.
Bildiğim kadarıyla, dilimizde üç kitabı yayımlandı Bourdieu'nün: Pratik Nedenler: Eylem Kuramı Üzerine (Çeviren: Hülya Tufan, Kesit Yayıncılık), Televizyon Üzerine (Çeviren: Turhan Ilgaz, Yapı Kredi Yayınları)
ve Sanatın Kuralları: Yazınsal Alanın Oluşumu ve Yapısı (Çeviren: Necmettin Kâmil Sevil, Yapı Kredi Yayınları). Bu kitaplarda, gerçekten de, günümüz dünyasında olup bitenler üzerine düşünmenin anahtarlarını bulacak; 20. yüzyılın ortalarından 21. yüzyılın hemen başına uzanan dönemde, geniş yığınları çok yakından ilgilendiren sorunlar üstüne kafa yoran, tartışma açan bir sosyologun düşünceleriyle karşılaşacaksınız.
Ama gene de, Bourdieu'nün çalışmalarının birkaç belirgin özelliğine ilişkin bilgi sunmak için, onu en iyi bilen meslektaşlarından birine, Berkeley'deki California Üniversitesi'nin sosyoloji profersörlerinden Loic Wacquant'a başvurabiliriz. The Chronicle'dan Scott McLemee, "Üstadı nasıl bilirdiniz?" sorusunu, Refleksiv Sosyolojiye Çağrı adlı kitaba Bourdieu ile birlikte imza atan Wacquant'a sormuş:
"Sosyoloji alanındaki bilimsel çalışmalarının
meyvelerini, ivedi konularla ilintili kılmaya
büyük önem veriyordu. Son yedisekiz yıldır Fransa'daki tartışmalarda çok öne çıkmıştı, ama onun bu tartışmaları tüm Avrupa'da, nerdeyse Fransa'dan daha iyi tanındığı Almanya'da da yakından izleniyordu.
Neoliberalizm denen yeni dünya ideolojisine, her şeyin çözümünün piyasada olduğu anlayışına karşı çıkıyordu. Bilim, sanat, medya ve eğitim dünyalarına ilişkin çözümlemeleri, bu alanların, metanın yaklaşan egemenliğinin yok edici ve antidemokratik etkilerinden korunması gerektiğini gözler önüne sermeye yönelikti. Olabildiğince geniş kitlelere kendi başlarına
düşünmenin araçlarını vermeyi; dayatılmış düşünce ve savların kabularını kırmalarını, böylece aydınlık ve yurttaşça tartışmalara kolektif olarak katılmalarını sağlayacak eleştirel araçları sunmayı amaçlıyordu. Sanırım, yeni bir Aydınlanma'nın
savunucusuydu. Akla ve bilime, bu ikisinin çağdaş toplumlarda oynaması gereken role adamıştı kendini..."
Bourdieu'nün ölümü üzerine yayımlanan yazılardan da çıkarabildiğim kadarıyla, bu gündeş düşünür, etkinlik alanının felsefe değil, toplumsal bilim olduğunda diretmişti hep. Fransa'nın "her alanda etkili ve yetkili aydın" geleneğine sert eleştiriler yöneltmiş; günün en can alıcı sorunlarını, serinkanlı bir yaklaşımla, yeniden çatıp biçimlendirmeyi seçmişti. 1968 Mayıs barikatlarındaki gençlerin ellerinde, Bourdieu'nün, Fransa'daki öğrenci hayatının bir çözümlemesi niteliğindeki Vârisler adlı kitabı bulunuyordu. Eğitim sistemine getirdiği yeğin eleştiriler, kendi hayatlarını ve yaşadıkları toplumu anlamalarını sağlayacak araçları sunmuştu öğrencilere.
Fransa'da, nerdeyse ölü bir disiplin sayılan sosyolojinin, saygın felsefenin yanında parya muamelesi gördüğü 1960'larda, bir sosyoloji kitabının başkaldıran öğrencilerce böylesine benimsenmesi az yadırgatıcı değildi. Bourdieu, gerçekten de, felsefeden, içine kapanık düşünsel dünyadan uzaklaşarak, tümüyle ampirik araştırmaya bağımlı bir disiplin olarak sosyolojiye yönelmişti. Dünyanın üzerinden uçmak yerine, olup biteni gözlemleyip değerlendirerek ayaklarını yere basmayı seçmişti. Yeniden Wacquant'ın söylediklerine dönecek olursak: "Bourdieu, bilimi topluma uygulamayı uğraş edinmişti. Hem felsefe geleneklerini çok iyi biliyordu, hem de araştırma ve çözümleme tekniklerini. Bu ikisini ustaca kaynaştırması, onu benzersiz bir konuma yerleştiriyordu."
Pierre Bourdieu: Cezayir’de

İkinci Dünya Savaşı sonrası döneminde yaptığı yaratıcı ve verimli araştırmacılarıyla günümüz sosyolojisinin temel kuramcılarından sayılan Fransız sosyolog Pierre Bourdieu, habitus, alan, kültürel sermaye, sosyal sermaye, simgesel sermaye, doxa gibi kuramlarıyla sosyoloji tarihine adını yazdırmış bir düşünce ve bilim insanı. Cezayir’de iş ve işçilerin yaşam koşullarını ve Cezayir İç Savaşı’nı farklı açılardan gelecek nesillere aktarmış bir aydın.
Pierre Bourdieu, 1 Ağustos 1930’da, Batı Pireneler’in eteklerinde yer alan Béarn iline bağlı Denguin’de dünyaya geldi. 1954’te Fransa’nın en saygın yüksek okulu olan École Normale Supérieure’den, felsefe diplomasıyla mezun oldu. Jacques Derrida, Louis Marin, Emmanuel Le Roy Ladurie’yle aynı sıraları paylaştı, Gaston Bachelard ve Georges Canguilhem gibi epistologların öğrencisi oldu.
Sonraki yıllarda, Varoluşçuluk akımının egemen olduğu bir felsefe ortamında çalışmalarını mantık ve bilim tarihi konularında yoğunlaştırdı. Eğitiminin ardından 1954-1955 yılları arasında Moulins Lisesi’nde öğretmenlik yapan Bourdieu, 1955’te askere çağrıldı ve vatani görevini yapmak üzere Versailles’a, daha sonra da savaş karşıtı görüşleri nedeniyle Cezayir’e gönderildi. Askerlikten bir an evvel kurtulabilmek için 1958 – 1960 yılları arasında Cezayir şehrinde bulunan Edebiyat Fakültesi’nde felsefe dersleri verdi. 1960 yılındaki askeri darbe nedeniyle Fransa’ya geri döndü. Eğitmenliğe ve kariyerine Sorbonne ve École des Hautes Etudes en Sciences Sociales’de devam etti.
Düzenli olarak fotoğraf çekmeye askerlik sonrasında başlayan Bourdieu, birbirinden farklı ve hiçbir ahenk taşımayan gerçeklerin iç içe geçtiği, kendisine dokunan durum fotoğrafları çekmeyi tercih etti. Ve bu uğraşısını belgesel oluşturma bilinciyle öylesine ciddiye aldı ki, negatifleri yapıştırdığı defterler tuttu, kullandığı materyalleri özenle ayakkabı kutularında sakladı. Bazen de sırf kendi zevki için karelerde dondurdu anı. Ona göre fotoğraf çekmek, bir çeşit “bakma eylemi”ydi.
Cezayir’de dost edindiği profesyonel fotoğrafçılardan teknik destekler edinen düşünür, yaptıkları foto röportajlarında onlara eşlik etti. Gezi amaçlı fotoğraf çekenlerin, deklanşöre basmaktan, doğal güzellikleri kaçırdıklarını düşünüyor, bunu sınıfsal bir ırkçılık olarak nitelendiriyordu. Kendisi ise, yerel halkı ve yaşadıkları ortamları fotoğraf makinesinin içine alırken, odaklandığı konuya ulaşabilmek için makinesinden önce kendi gözünün keskinlik ayarını yapıyordu.
Fotoğraf çekmenin zaman zaman sakıncalı olduğu o yıllarda Pierre Bourdieu, Almanya’da satın alıp gizlice Fransa’ya soktuğu, ve o dönemde ‘en iyinin iyisi’ olarak kabul edilen Rolleiflex marka makinesiyle çekiyordu fotoğraflarını. Bu üstten vizörlü makine sayesinde çoğu zaman fotoğraf çektiği anlaşılmıyordu. Ama... kimi zaman da, yerel halktan olmadığı için hayatı tehdit altına giriyordu. Onlara, onlarla ilgilendiği, onların tarafında olduğu, onları dinlemek ve onların neler yaşadıklarını dünyaya aktarabilmek amacıyla orada bulunduğunu anlatmaya çalışıyordu. Damları yakılmamış, ama uçurulmuş köylere gidip resimler çekiyordu. Boşaltılmış evlerde araştırmalar yapıyordu. Etnografik açıdan bakıldığında Bourdieu, çekmiş olduğu fotoğraflarda bölge halklarının yaşam koşullarını ve aynı zamanda bu koşulların içindeki öznel yerini sorguluyordu.
Cezayir’le kurduğu bu duygusal bağ ve bu ülkenin insanlarına karşı duyduğu saygı, onların rehabilitasyonu için göstermiş olduğu çabalara yansımaktaydı. Yüz yüze geldiği bu insanlar, merkezde yaşayan ama işini kaybetmiş insanlar, topraklarından atıldıkları için şehre göç etmek zorunda kalmış köylüler, büyük şehirlerde yaşayan statüleri kırılgan aileler, köklerinden sökülmüş milyonlardı... Bu tarz bir ortamda gözlemledikleri, izlenimleri, duyumsamaları, ürettiği düşünceler, aklının ve enerjisinin sosyoloji bilimine doğru ivmelenmesine neden oldu.
« Bu kamplara yerleştirilmelerden özellikle kadınlar madur kalıyorlardı. Gün boyunca yaşadıkları nemli gurbilerde (Kuzey Afrika’daki yoksul köylülerin yaşadıkları kamplar) hapis hayatı sürdüyorlardı. Alış-veriş ve su getirme görevini kocaları ve çocukları üstlenmişti: Kocaları Kerkera’dan kovalara, fıçılara, bazen de küplere doldurdukları suları eşek sırtında, yaşadıkları kampa taşıyor, kadınlar da evlerinin kapısında kimselere görünmeden, suları alıp bir köşeye yerleştiriyorlardı. »
La Déracinement, S.134
Çektiği fotoğraflar, daha sonradan tutmadığına pişman olacağı günlükler gibiydi Bourdieu için. Her karenin öyküsü zihnindeydi ve onu, kendi öyküsünün bütününe sürüklüyordu. Çünkü ona göre fotoğraf, gözlemleyenin mesafe bildirisiydi. Gözlemlenenle gözlemleyenin arasındaki bu mesafeyi irdelemek, gözlemleyenin kendine dönmesini sağlıyordu. Bu açıdan Cezayir yılları Bourdieu’nün indinde değişimlerin en yoğun şekilde yaşandığı zamanlar oldu.
Etnolog Germaine Tillion’un, Aurès bölgesindeki esir kamplarında ölen insanları, nasıl çukurlar kazıp içlerine gömdüğünü anlattığı Ravensbrück adlı eserini okuduğunda garip biri olduğuna inanmaya başlayacaktı Pierre Bourdieu.
Cezayir’de çekmiş olduğu fotoğraflarla bir yandan insan manzaralarını gözler önüne sererken diğer yandan da Fransız istilası hakkındaki kişisel eleştirisini ortaya koyuyordu. Her şeyden önce bilimsel bir çalışma içerisindeydi. Her sabah saat altıdan gecenin üçüne kadar çalışıyordu. Bu tempoya onunla birlikte ayak uydurabilen yalnızca -daha sonraki yıllarda “Cezayirli Sokrat” adıyla tanınacak- sosyolog Abdelmalek Sayad oldu.
Bourdieu farklı fotoğraf çekim teknikleri kullanıyordu. Bazen araştırmasına odak aldığı nesneyi değişik açılardan alıyordu, bazen de makinesini bir noktaya sabitleyip, objektifine takılan farklı konu ve oyuncuları resmediyordu. Ortaya çıkan sonuçlar, hem hümanist fotoğrafçılığın hem de görsel antropolojinin ürünleriydi. Aynalı fotoğraf makinesiyle çalıştığı için fotoğraflarına hep bir derinlik hakimdi.
Pierre Bourdieu, bazen tesadüflerin, ölümle yaşam arasındaki çizgiyi inceltebildiği bir savaş ortamında çekmiş olduğu bu içten fotoğraflarını, her ne kadar önceleri şüpheci bir tutumla çekinmiş olsa da daha sonra sanatsal ve estetik kaygı güderek, sergilenmesi ve kamuoyuna tanıtılması amacıyla merkezi Avusturya’nın Graz şehrinde bulunan ve çağdaş sanat projeleri üzerinde çalışmalar yapan Camera Austria’ya teslim etti.
2000 yılında ortak çalışmaya başladığı Franz Schultheis ve Christine Frisinghelli’nin çabaları sonunda, Bourdieu’nün vefatının birinci yılında, 23 Ocak 2003 günü Paris’teki Institut du Monde Arabe’da söz konusu fotoğraflar, düşünce ve kültür dünyasının ilgisine sunuldu. Ardından da 15 Kasım 2003 - 8 Şubat 2004 tarihleri arasında Kunsthaus Graz’ta, “Pierre Bourdieu Cezayir’de: Köksüzleşmenin Tanıklığı” (Pierre Bourdieu in Algerien: Zeugnisse der Entwurzelung) adlı bir sergi gerçekleştirildi.
Bourdieu, Schultheis’la yapmış olduğu söyleşilerden birinde Cezayir’de yüzlerce fotoğraf çektiğini, bunun yanı sıra yaklaşık 1000 kadar fotoğrafın da, taşınmalar sırasında kaybolduğunu açıklayacaktı.
Franz Schultheis ve Christine Frisinghelli, bu sergiye ilişkin olarak bir de kitap yayınladılar. Kitapta, Bourdieu’nün 1956-1961 yılları arasında çekmiş olduğu fotoğrafların yanı sıra, aldığı notlar, kuramlarından ve kitaplarından alıntılar, Schultheis’ın Bourdieu’yle yapmış olduğu bir röportajın metni ve Frisinghelli’nin Bourdieu’nün fotoğraf albümleri üzerine yazmış olduğu notlar yer alıyordu.
Karşı Sanat Çalışmaları, Kasım 2006 - Mayıs 2007 tarihleri arasında Türkiye'deki sosyal bilimcileri, Pierre Bourdieu'nün bütün eserlerini ve yöntemlerini bir araya getirmeyi amaçlayan bir atölyeler dizisi düzenledi. Bu çalışma kapsamında, Fondation Pierre Bourdieu işbirliği ile 2 Mayıs 2007 - 2 Haziran 2007 tarihleri arasında “Pierre Bourdieu: Cezayir’de. Köksüzleşmenin Tanıklığı” isimli fotoğraf sergisine ev sahipliği yapıyor. Paris ve Graz’ta düzenlenen sergilerin tekrarı niteliğindeki bu serginin küratörleri, Camera Austria Graz’tan Christine Frisinghelli ve Cenevre Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Pierre Bourdieu Vakfı’ndan Franz Schultheis.
Sergi kapsamında ayrıca İstanbul Teknik Üniversite Maçka Yerleşkesi ve Galatasaray Üniversitesi’nde de bir dizi konferanslar düzenlenmektedir. Kaynakça: In Algerien Zuegnisse der Entwurzelung, Pierre Bourideu; Edition Camera Austria, Graz, 2003
Images d’Algérie Une Affinité Élective, Pierre Bourideu; Actes Sud, 2003
Pratik Nedenler, Pierre Bourdieu; Hil Yayın, 2005
istanbourdieu.org
wikipedi.orgkarsi.com
camera-austria.at





Date: 06 April 2008, Sunday
Comments (0) | Add Comment



Comments (0)

Add a new comment:
Name:
E-Mail:
Your website (if you have):
Your Message:
Security Code:


Archive

2008 (7)
 October (1)
 April (1)
 March (3)
 February (2)
2007 (5)
 September (1)
 July (1)
 May (2)
 March (1)

My Photos

Inube Slide Show


Search


SOSYAL PSİKOLOJİ NEDİR?

En geniş anlamı ile sosyal psikoloji kişiler arasındaki etkileşimlerin bilimidir. Psikoloji ile sosyoloji arasında kalan bir alanda etkilidir. Psikolojik sosyal psikoloji olayları bireyden çevreye doğru incelerken sosyolojik sosyal psikoloji olayları çevreden bireye doğru inceler. Sosyal psikolojide belli başlı dört kuram vardır. a..Psikoanalitik kuram b..Davranışçı kuram ç..Rol kuramı d..Alan kuramı Sosyal psikolojinin kendi başına bir bilim olarak geçirdiği gelişimi yirminci yy'la kadar olan ve yirminci yy sonrası olarak iki kısımda ele alınır. İlk devre MÖ.520'lerde 'Sana yapılmasını istemediğini sende başkasına yapma' diyen Konfuçus'la baslar. Sonraları Eflatun, birey toplum ilişkilerini vurgularken Aristo, bireyin sosyal davranışa olan etkilerini incelemiştir. MS 1378 sıralarında İbni Haldun insanın yaratılış icabı toplumsal bir varlık olduğunu belirtmiştir. 16. ve 17. yy'larda insanın sosyal davranışına ekonomik uyarıcıların etkisi ön plana çıkarken 17. Ve 18.yy'larda İngiliz filozofları sosyal davranışın hangi güdülere dayandığını bulmaya çalışmışlardır. Sonraları sosyolojinin kurucusu sayılan A.Comte'un çalışmaları ve Durkheim'in araştırmaları gelir. 1900'lerden sonra bu bilim dalı hızlı bir gelişme sürecine girmiş ve ikinci dünya savaşıyla beraber etkinliğini iyice arttırmıştır. Bugün sosyal psikoloji artık bağımsız bir bilim dalı olmuştur. SOSYALPSİKOLOJİDE TEMEL KAVRAM VE SÜREÇLER Toplumların sosyal psikolojik temelleri üyelerinin statü ile rol davranışları ve bu davranışları öneren ve onaylayan normlar ile normların dayandığı değerlerden oluşur. Statü, bir toplumsal sistemde yer alan bireyin yeri hakkında toplumun diğer üyelerinin yaptığı olumlu veya olumsuz nitelikteki değerlendirmelerdir. Yine statü, bireyin çocuk, yetişkin, doktor, mühendis, Türk, müslüman…vs.. gibi kim olduğunu belirler. Bireyler içlerinde bulundukları toplumda birden fazla statüye sahiptirler. Bir kişi ailede baba, işyerinde yönetici, arkadaş grubunda yaşlı olabilir. Herhangi iki birey birbirinden oldukça farklı güdü ve karaktere sahip olsa bile onların gözlenebilir davranışları ayni statüde olmaları halinde benzer olacaktır. Mesela doktorların kişilikleri farklı olmasına rağmen gözlemlenen davranışları birbirine çok benzer. Statü, kişiler arası ilişki yapılarını düzenleyen davranış kalıpları, davranış kuralları konusunda bireye bilgi vererek onun sosyalleşmesini sağlar. Statüler ; 1..Toplum içindeki durumuna göre ..(göçmen, Arap, doktor, orta tabakadan, yahudi..vs) 2..Sahip olma biçimine göre ..(cinsiyet, yaş, irk, soy) 3..Bir örgüt içindeki biçimine göre ..(şef, müdür, işçi) 4..Bir çalışma grubundaki konumuna göre ..(lider, birincil grup..vs..) olarak farklı şekilde gruplanabilirler. Rol, bireyin diğer bireylerle ilgili davranışlarında beklenen hareket kalıplarını ifade eder. Statü, bireyin kim olduğunu belirlerken rol, ne yapması gerektiğini belirler. Kişi mesleğiyle ilgili rolde işçi; aile içinde baba; sosyal rolde kurul başkanı ..vs.. olabilir. Belirli bir rolü etkileyen çevre rollerin tümü bir rol takımını oluşturur. Bir role ilişkin beklentiler kesinlikle değişik ya da karşıtsa muhtemelen bir rol çatışması yaşanır. Eve iş götürmesi istenen bir çalışanın karisinin şiddetli tepkisi karşısında ne yapacağını bilemeyişi rol çatışmasına örnek olabilir. GRUPLAR VE DAVRANIŞI Etimolojik olarak hangi kökten geldiği kesin olarak bilinmemekle beraber 'grup' kelimesinin bir görüşe göre İtalyanca 'gruppa' kelimesinden geldiği sanılmaktadır. Belirli bir süre içinde, belirli hedeflere ulaşmak için rolleri devrederek sosyal ilişkileri devam ettiren kişilerin meydana getirdiği topluluğa grup denir. Bir topluluğun grup olarak nitelenebilmesi için şu beş özelliğe sahip olması gerekir: 1..ortak davranış güdüsü 2..kişiler arası ilişkileri düzenleyen ortak normlar 3..grup içindeki üyelerin durumlarını bildiren rol ayrımının varlığı 4..'biz' duygusu 5..bu şartların belirli bir süre için varlığı Kişiler grup içinde başka grup dışında başka davranmaktadırlar. İnsanlar genelde yanlış bile olsa gruba uyma eğilimi gösterirler. İnsanlar daima bir grubun üyesi, parçası olmak isterler. Böylece bir takım ihtiyaçları herhangi bir şekilden grup üyesi olarak daha iyi karşılanır. Kişi grubun üyesi haline geldikçe davranışları değişir, grubun dili ile konuşmaya başlar, bir takım normları kabul eder…vs. Grup kararlarına katılma sosyal bir ihtiyaçtır. Hiyerarşik bir grupta ast kendini kararlara ne kadar çok katilmiş hissederse kendini o kadar gruptan hissedecektir. katılma ile kararların kalitesi de iyileşecektir. Grup kararları bireysel kararlara nispeten daha kaliteli ve isabetlidir. Her hangi bir sorunun çözümünde grubun bu işi bireyden daha iyi yapabileceği iddiası iki bakımdan doğrudur: Sorunu arama çalışmasına daha çok kişi katılır. Üyeler arası sürekli ilişki neticesi yanlışlar sürekli düzeltilir. Bir sorun çözümünde, araştırmalar grubunun riske girme eğiliminin bireye göre daha fazla olduğunu göstermiştir. Acil kararlar genellikle gruplar tarafından değil bireyler tarafından verilir. Fakat bireysel çabuk karar yanlış karardaki rizikoyu da içerir. Bu yüzden geciken fakat doğru olan grup kararı tercih edilmelidir. LİDERLİK VE DAVRANIŞI Sosyal psikolojide, asker grubunun, şirketlerin, resmi dairelerin yönetilmesinden, partilerin ve dini grupların yönetilmesine kadar uzanan "Liderlik" olayı kadar kapsamlı incelenmiş çok az konu vardır. Liderlikten yoksun bir örgüt insan ve makina topluluğundan başka bir şey değildir. Liderlik belirli amaçları şevk ve heyecanla gerçekleştirebilmek için başkalarını ikna edebilme yeteneğidir. Etkin liderliğin örgüt amaçlarının gerçekleştirilmesinde tüm çalışanların gayretlerine yön vermesi gerekir. Lider durumunda bulunan kimse kişileri motive etmedikçe ve onları amaç doğrultusunda yönetmedikçe plânlama, organize etme ve karar verme gibi yönetim fonksiyonları bir yarar sağlamaz. Lider ve yönetici kelimelerinin kesinlikle birbirinin yerine kullanılabileceği söylenemez. Çünkü liderlik, yöneticiliğin bir yan sınıfıdır. Liderliğin etkileme olanağının dayandığı etmenler beş grupta toplanır. 1. Meşru güç, 2. Ödüller üzerinde denetim, 3. Zorlama gücü, 4. Uzmanlık, 5. Bireysel özellikler. Çok sayıda bireysel özellik incelenmiş olmasına rağmen kişilik ile liderlik arasında kesin bir ilişki kurmak mümkün olmamıştır. Zekâ, girişim, yönetim kabiliyeti, kendine güven, meslek düzeyi bir liderde bulunması arzu edilir nitelikler olsa da bulunmaları zorunlu değildir. Bu tür niteliklere sahip olmayan pek çok önder vardır. Genelde farklı olmayan eklemelere rağmen iki tip liderlik vardır: 1. İşe yönelik lider, 2. İş görene yönelik lider. En iyi lider davranış biçimini koşullara, gruba ve kişisel özelliklerine uydurabilen liderdir. HABERLEŞME VE İLETİŞİM Her ne kadar "communication" kelimesinin Türkçe de hem haberleşme hemde iletişim olarak karşılaştırıyorsak da ikisi farklı kavramlardır. Vericiden çıkıp alıcıya ulaşılan durumlarda haberleşme, alıcıdan geri besleme yapılıp tekrar vericiye dönülen durumlarda, yeni etkileşimci haberleşmede ise iletişim kelimesi kullanılmalıdır. İletişimde kaynağın güvenilir olması alıcıyı etkiler. Yüksek prestij sahibi ve güvenilir olarak tanınan haber ileticilerinin ötekilere oranla daha etkili olduklarına ilişkin kanıtlar vardır. İletilen mesajda en uzak fikirli olanlar değiştirilmeye en az yatkın olanlardır. Bir fikrin pekiştirilmesi değiştirilmesinden daha kolaydır. İnsanlar ön yargılarına uygun haberler almaya ve onlara dikkat etmeye eğilimlidirler. İlgilendikleri konulara açık olurlar. Bu, yaş, cinsiyet meslek yada genel kişilik dinamiği ile bağıntılı olabilir. Gazete ve dergiler öteki araçlara göre daha uzun süre kullanılmaktadır. Basılı araçların popülerliği hep açık olmuş ve etkisi genel olarak kabul edilmiştir. Televizyonun hızlı gelişimine karşı radyo ilk zamanlardaki etkinliğini kaybetmemiştir. Yine de reklâmcıların, televizyonun tüketici kararlarındaki etkisinin radyonunkinden üstün olduğuna inandıkları söylenebilir. İnsan kendisinin ve başkalarının davranışlarını kontrol hususunda kelimeleri alet olarak kullanır. Bir kelimenin neyi temsil etmesine mutabık kalındıysa onu temsil eder. Kelime ile obje arasında bir ilişkinin bulunması şart değildir. İletişim yalnız dille olmaz. Sözsüz iletişim de denilen bu tip iletişimde baş hareketleri, vücut hareketleri, yüz ifadesi, ses yönü, bakış istikâmeti… vs. ile olur. TUTUM Tutum bireyin kendine yada çevresindeki herhangi bir toplumsal konu yada olaya karşı deneyim ve bilgilerine dayanarak örgütlediği bilişsel, duygusal, davranışsal bir tepki ön eğilimidir. Tutumun üç öğesi vardır. 1. Bilişsel, 2. Duygusal, 3. Davranışsal. Buna göre beyin, bir konu hakkında bildikleri ondan hoşlanılmasını söylüyorsa (bilişsel öğe) ve bunu sözleri yada davranışlarıyla ortaya koyar (davranışsal öğe). Birey ancak kendi ruh dünyasında var olan konularla ilgili inanç ve tutumlara sahip olabilir, örneğin her Türk vatandaşının ithalat sınırlamaları yada taban fiyatı konusunda bir tutum yoktur. Tutumu konusuna karşı ya olumlu ya da olumsuz bir tepki eğilimi söz konusudur. ÇATIŞMA Çatışma terimi en genel anlamda, savaşlardan endüstriyel mücadelelere, rekabete ve en basitinden başkalarından hoşlanılmamasına kadar çeşitli durum ve olayları bünyesine almaktadır. En genel anlamda çatışmanın insan yapısında var olan ve kalıtsal olduğu öne sürülen saldırgan iç güdülerin bireylerce tek tek yada gruplar halinde ortaya konmanın bir sonucu olduğu söylenebilir. Özellikle tarafların çıkarlarının kendi açısından son derece önem taşıyıp diğer tarafı gözardı ettiği durumda taraflar arası etkileşmenin sonucunda çatışmanın ortaya çıkması için yeterli potansiyelin hazır olduğu söylenebilir. Çatışmaya sebep olan nedenler şöyle sıralanabilir: 1. İletişime ilişkin nedenler, 2. Sosyal ve biçimsel yapıya ilişkin nedenler, 3. Kişisel davranış eğitimlerine ilişkin nedenler. Çatışmaların iki olası sonucu olabilir: Olumlu yada olumsuz. Olumlu sonuçlar şöyle sıralanabilir: 1. Çatışma belirli bir durumda ayrık taraflar arasında yakınlaşmayla bitebilir. 2. Liderin eksikleri ortaya çıktığından yeni bir liderlik ortaya çıkabilir. 3. Eski amaçlar yerini daha iyi ve geniş amaçlara bırakabilir. Çatışmanın hatalı olarak özdeş biçimde kullanıldığı bir olgu saldırganlıktır. Oysa saldırganlık salt zarar verme eylemidir. Çatışma saldırganlık olmadan da sonuçlandırılabilir. SOSYAL DAVRANIŞTA ARAŞTIRMA YÖNTEMLERİ Çeşitli amaçlar için araştırma yapılabilir. Birinci olarak gerçeği inançtan ayırt etmek, inançları veya kendi geliştirdiğimiz kesinlik kazanmamış konuları isbat etmek ve aynı zamanda kanıtsız savunma tuzağına düşmemek için araştırma yapılır. ( Kanıtsız savunma tuzağı, bilimcinin önerilerini kendi kişisel düşüncelerine dayandırması veya bilimsel bir testten geçmemiş kuramları savunmasıdır.) İkinci olarak araştırma sonuçlarından yararlanmak için araştırma yapılır. 1. Araştırmanın aşamaları şöyle sıralanabilir: 2. Araştırma konusunun belirlenmesi. 3. Hipotez geliştirme. 4. Değişkenlerin tanımlanması. 5. Anakütle ve örnek. 6. Deney serimi. 7. Verilerin tanımlanması. 8. Veri analizi. Ölçmede karşılaşılan başlıca sorunlar ölçüm araçlarının güvenirliliği ve geçerliliğidir. Güvenirlilik bir ölçümün tekrar tekrar kullanıldığındaki tutarlılığıdır. Geçerlilik ise bir testin ölçmesi gereken şeyi ölçme yeteneğidir.

Medya Ve Toplum

Gençlere, insanlığa hizmet etmek gibi yüksek hedefler gösterilmesi ailenin ve eğitim kurumlarının temel görevidir. Buna, toplumun menfaatlerini toplum adına koruma görevini üstlenmiş olan basın-yayın kuruluşlarının sorumluluğu da eklenebilir. Günümüzde ise medya ve özellikle de televizyon, ailenin çocuk üzerindeki tesirini kırıyor ve çocuğun gelişim sürecinde ağırlıklı bir yer ediniyor. Aslında, herkesin üzerinde uzlaşacağı ülke yararı gibi ortak paydalar açısından bile müsbet yönlendirmelerde bulunma istikametinde bir endişesi olmayan bu iki tarafı keskin bıçak, genel itibariyle menfiyi söz konusu ediyor ve bunu da daha fazla ilgi çekme, daha yüksek oranda izlenme (rating) uğruna yapıyor. Anne-babanın kültür seviyesinin düşük olması, aile ile okul çevresinin değer yargıları arasındaki farklılıklar, ayrıca bugünkü eğitimin bıktırıcılığı da medyanın daha etkili olmasına yol açıyor. Birçok anne-baba, yaşının gereği enerji dolu olan ve yerinde duramayan çocuğunu nasıl yönlendireceğini bilemiyor. Sonuçta gayesiz, gayesiz olduğu için de ne yapacağını bilemeyen, ailesinin kendisini anlamadığını düşünen (bunda haksız da sayılmaz) genç insan için sokak anarşisinden futbol çılgınlığına, uyuşturucu kullanma merakından araba çalma macerasına, ideolojik angajmanların heyecanını tatma isteğine kadar çok geniş bir tehlike yelpazesi açılıyor. Bütün bu olumsuz yönelişler, şiddet filimlerini, cevap getirilemeyen her türlü tatminsizlik örneğini sıkça işleyen, futbolu insan hayatının en önemli konusuymuş gibi gündemin birinci maddesi haline getirip toplumun gerilimini artıran medya terörünün ürünü olarak ortaya çıkıyor. Ailedeki zaaf okulda idealist öğretmenlerin gayretiyle nötralize edilmediği takdirde, gayesiz hale gelen gencin anormalliklerini dizginleyebilecek gerçekçi hiçbir fren sistemi kalmamış oluyor. MEDYANIN VERDİĞİ İnsanların medya ve devlet tarafından kolaycılığa teşvik edildiği bir dönemde yaşıyoruz. Kolay kazanmaya, kolay yoldan bol para getiren işler edinmeye, totoya, lotoya, ganyana, piyangoya, televizyondaki yarışma programlarına, gazete promosyonlarına çağırıyor bizi, dört bir yanımızdan gelen sesler ve görüntüler. Uzun uzun okumayı ve düşünme gerektiren, araştırmaya dayanan çabalar ise sözü edilmeye değer bulunmuyor medya tarafından. Mesela, hemen her televizyon kanalı sadece kendisini izlememizi salık veriyor. Bir an için, evde bulunan insanların hiçbir şey yapmadan sadece televizyon seyrettiğini varsayalım. Bu insanlar ekranda nelerle karşılaşacak?Ağırlıklı olarak müzik, şiddet filmi, spor ve güldürü programlarıyla. Peki böyle bir ülkede kim düşünce üretecek, kim kendisinde düşünce geliştirme isteği ve gücü bulacak, kim ülkenin önünü açacak, kimler lokomotif olacak? Televizyon kanallarının buna da bir açıklık getirmesi gerekiyor, Fakat büyük kısmı itibariyle onlar bunu yapmıyorlar. Magazin programlarında bir şarkıcının kedisinin nelerden hoşlandığı haber olurken, spor programlarında ise bir gol pozisyonunun ofsayt olup olmadığı dakikalarca tartışılabiliyor. Her akşam düzenli olarak haberlerin sonunda takımların form, futbolcuların sakatlık durumu istatistiki olarak veriliyor. Lig şampiyonunu belirleyecek olan maç, gazeteler ve televizyon kanalları tarafından on beş gün öncesinden ülke gündemine oturtuluyor. Gitgide gerilim artırılıyor ve maç, sanki ülkenin kaderini değiştirecek bir olaymış gibi lanse ediliyor. Başta gençler olmak üzere birçok insan, en önemli konunun bu olduğu düşüncesini taşımaya başlıyor ve ortaya bir futbol çılgınlığı çıkıyor. Ardından televizyon kanalları gençlere tavsiyede bulunuyor: “Sakın taşkınlık yapmayın!”. Bu trajikomik bir durum. Sonuçta medya suni fakat ülkeye zarar getiren gündemler oluşturuyor ve bunun sonuçlarının sorumluluğunu da üstlenmek istemiyor. Zaten kimse de bunu ona sormuyor. Diğer yandan aynı kanallar mesela İstanbul’da Sokullu Kütüphanesi’nin ilanla okuyucu araması, bütün günlük gazetelerin ve 100’e yakın süreli yayının geldiği kütüphaneye kimsenin uğramaması garabetini de sadece ilgi çekici bir haber olduğu için veriyor. Yoksa, ‘bu vehametin sebepleri nedir, toplum nereye gidiyor, değer yargıları nasıl ve neden değişiyor, insan hayatının denge şartları nedir; insanın kendisiyle baş başa kalması, zihni (entelektüel) faaliyeti, orijinal fikirler üretmesi, toplumun sağlıklı bir dinamizme sahip olması açısından ne anlam ifade eder ve bu hangi ortamlarda, nasıl gerçekleşir?” gibi sorular Türkiye’deki basın ve medya kuruluşlarının ilgi alanına girmiyor. Çok büyük kısmı itibariyle medyatik yönlendirmenin mahkumu olan edilgen durumdaki kamuoyu da artık okumayı sevmiyor ve bunu çok sıkıcı bir uğraş olarak değerlendiriyor. Bu beyin terörü karşısında ancak, zihni medya tarafından saf dışı bırakılamayan idealist insanların ayakta kalma şansı var ve bu insanların baskı grupları oluşturabilmesi çok önemli. Topluma hitap eden her kişi ve kurumun toplum karşısındaki görev ve sorumluluğu ve bunların sınırı bu şekilde sadece hukuki değil sosyal ağırlık oluşturma yoluyla da belirlenebilir. Basın-medya kuruluşları insanların ve toplumun zihin faaliyetini durdurma, köreltme hakkına sahip olmadığı gibi, kendi çıkarları için yaptıkları her faaliyetin hesabını vermek, rating uğruna ülke adına yol açtıkları her zararın faturasını da ödemek zorunda olmalıdırlar. İşte bu da, devlet kontrolünden ziyade kamuoyunun bilinçlenmesine bağlıdır. ENFORMASYON DEVRİMİ VE BİR ÖRNEK Sadece yazılı basının bulunduğu, ve onun da az sayıda insana ulaşabildiği geçen yüzyılın sınırlı haberleşme şartlarından milyonlarca basan gazetelerin, yüz milyonlarca insana hitap edebilen televizyon kanallarının insan hayatını doğrudan etkilediği süratli ve global enformasyon çağına girildi. İnsanların dünya görüşünü, hayat anlayışını, tavır ve alışkanlıklarını belirleyen ve toplum yapısına tesir edebilecek köklü değişikliklere yol açan televizyon olgusuna bigane kalmayan ülkeler de var. Fransa’da resmi politikaları toplum adına izleyen ve devlet organları arasında bir çeşit ayrı güç konumunda bulunan Fransa Enstitüsü 1990’lı yılların başında televizyonun sorumlulukları üzerinde düşünmek için bir komisyon oluşturdu. Komisyon çalışmasının sonuçları gayet açıktı. “Diğer hiçbir bilgi kaynağı insan zihni ve özellikle de ile buluğ çağındaki çocuklar üzerinde televizyonun sahip olduğu etkiye sahip değildir. İki önemli olgu dikkat çekmektedir: Görüntülerin büyüleyiciliği ve bunların yol açtığı taklit arzusu… Çocuğun davranışı, gördüğünü aynen yapmaya çalışmak şeklinde olmaktadır. Gençlerin seyrettiği şiddet ve cinayet sahneleri, içlerinden bazısının (yapısı daha uygun olanların) zihninde denenebilecek hareketler olarak algılanmaktadır. Deneysel gözlemler de televizyonun olağanüstü, bağlayıcı, kristalleşmesinde rol oynayacak kalıcı alışkanlıklar edinmesinde ve genel formasyonunda okulunkinden daha güçlü bir etkiye sahiptir. Totaliter ülkelerde hükümetler bunu iyi anlamışlardı ve orada televizyon, ideolojik köleliği sağlayan en önemli araç haline gelmişti. Hür dünyada ise bu amaçla kullanılmasa da, gelecek nesillerin kalitesi ve bağlı olunan değerlerin korunmasındaki etkinlikleri, toplumun ayakta kalma ve varlığını sürdürme gücünü koruma şansı görsel yayın politikasına yakından bağlıdır. Bilim ve toplumun birlikteliği bu politikanın sağlıklı belirlenme sürecinde kendine bir yer edinmelidir.” Problem söz konusu komisyona o kadar hayati göründü ki, Devlet Başkanı’nın katıldığı bir toplantı düzenlendi ve düşünceler kendisine aktarıldı. Enstitüye göre, televizyon bugün bir vahşet aracı olduğu gibi yarın bir çöküş sebebi de olabilecektir. Fransız Büyük İhtilali’nin o dönemde toplum dokusu ve kitle hareketleri üzerindeki tesirinin bugün Fransız medyasının sosyal rolü, hafta uluslararası ilişkilerdeki ağırlığı ile boy ölçüşemeyeceği bir gerçek. Bu, en azından iletişim hızı, enformasyon ağı ve televizyonun ulaştığı ufuklar açısından böyle. Medya kuruluşlarının, ekonomik güç olma hırsı ve devlet politikalarını yönlendirme isteği de göz önüne alındığı takdirde medya gücünün boyutları çok daha iyi anlaşılabilmektedir. Hiçbir ülkenin, etki alanı dışında kalamadığı bu rüzgra medya devrimi de diyebiliriz. Çözümsüzlüğün dayatıldığı, toplumun sadece hayvani hisleriyle yaşayan insanlar yığını haline getirilip ümitsizliğe itildiği, sonuçta hak arayışından kazanç elde etme şekline, haksız bir uygulamanın düzeltilmesi isteğinden, olağan insan ilişkilerine kadar insanların kanun dışı güçlerden medet umar hale getirildiği bizim ülkemizde de meseleyi bu şekilde derinliğiyle ele alma zamanı çoktan geldi. Bunu, toplumun günden güne dışarıya daha kötü yansımalarla vuran cinnet halinden ve dökülen kanlardan anlıyoruz. Burada en büyük görev, yazılı ve görüntülü yayıncılığı toplum huzuru adına yapma gayreti içinde olan gazetelere ve televizyon kanallarına düşüyor. Bu anlayıştaki yayın kuruluşlarının sayısının artması ve mevcut olanların da daha sorumlu (sorunlu değil!) yayın yapması dileğiyle…