Create a free blog, web site, photo album, guestbook, earn money, share things with your friends!
Login | Sign Up 
SOSYOLOG GÖKHAN ÜZÜM'ün sitesine hoş geldiniz!
DİZLERİM ÜZERİNDE YAŞAMAKTANSA AYAKLARIMIN ÜSTÜNDE ÖLÜRÜM.

ARAŞTIRMA METNİ ÇÖZÜMLEME ÖDEVİ II


METOD II

ARAŞTIRMA METİNLERİNİ ÇÖZÜMLEME ÖDEVİ II

Mart 2008 Grup 11

Grup üyeleri: Gökhan Üzüm 36, Zehra Tayanır 35, Gülşen Karadöl 30, Pınar Yılmaz 49, Çetin Zengin 23
Raportör: Gülşen Karadöl
Grup sözcüsü: Pınar Yılmaz
Fotokopi sorumlusu: Çetin Zengin

Ayşe Esmeray Yoğun Erçen.2007. “Öğretmenlerin Mesleki Tükenmişlik Düzeyleri Mersin İlinde Karşılaştırmalı Bir İnceleme,” Çukurova Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dergisi 3(34):1–8.

1.Araştırma Konusu: Öğretmenlerin mesleki tükenmişlik düzeyleri mersin ilinde karşılaştırmalı bir inceleme

Konunun başlığa yansıtılmasında gereksiz sözcük kullanılmıştır.
Önerimiz: “Öğretmenlerin mesleki tükenmişlik düzeyleri”

2.Araştırma sorusu: Sayfa 4’teki araştırma sorularında her değişken için bir soru hazırlanmıştır; fakat bu değişkenler bir soru içerisinde ifade edilebilirdi.

Önerimiz: “Öğretmenlerin mesleki tükenmişlik düzeyleri ile demografik özellikler arasında ilişki var mı?”

2.1.Bağlam: Giriş bölümünde spesifik soruna bağlam oluşturulmuştur. Sorun detaylı bir şekilde tanımlanmıştır. Bu sorun da öğretmenlerin sosyal, mesleki ve özel alanlarda ki rolleri arasında bocalamaları, bağlam içine oturtulmuştur.

3.Araştırmanın Yeri ve Birimi
Yer: Mersin il merkezi
Analiz biriminin nesnesi, öğretmenlerdir ve analiz bireysel düzeyde gerçekleştirilmiştir.

4.Değişkenler:
Bağımlı Değişken: Mesleki Tükenmişlik Düzeyleri (3 düzey)
Bağımsız Değişken: Demografik Özellikler
• Medeni durum
• Yaş
• Cinsiyet
• Kurum
• Deneyim süresi

4.1.Operasyonel Tanımlar, Kavramlaştırma ve Kategoriler

Bağımlı değişken:



Mesleki Tükenmişlik: Duygusal tükenmişlik, duyarsızlaşma ve kişisel başarı duygusunda eksilme olarak tanımlanmıştır (s.1).
a) Duygusal tükenme: Kişinin yaptığı iş nedeniyle aşırı yüklenilme ve tüketilmiş olma durumudur (s.1).
b) Duyarsızlaşma: Kişinin hizmet verdiği kuruma karşı, onların kendilerine özgü birer birey olduklarını ihmal ederek, onlara karşı duygudan yoksun biçimde tutum ve davranışlar sergilemesi olarak tanımlanmaktadır (s.1).
c) Kişisel başarı duygusunda eksilme: Sorunun başarı ile üstesinden gelme ve kendini yeterli bulma duygusunda eksilme durumu olarak tanımlanmaktadır (s.1).

Mesleki tükenmişlik düzeyi: Göreli düzeyleme yapılmıştır.
Araştırmada mesleki tükenmişlik düzeyini ölçmek için Maslach ve Jackson tarafından geliştirilen Maslach Tükenmişlik Envanteri kullanılmıştır. Bu ölçekte 22 madde yer almaktadır. Ankete demografik özellikleri belirlemeye yönelik 10 soru daha eklenmiştir. Tükenmişlik ölçeğinde 5’li likert ölçeği kullanılmıştır.
Kavramsal tanımlar nettir.

Bağımsız Değişken:
Kavram Değişken Değişken kategorileri

Cinsiyet cinsiyet türü kadın/erkek
Bireyin biyolojik kimliği

Kurum kurum türü devlet/dershane
Bireyin çalıştığı kurum
(yaş)
Yaş yaş düzeyi 20–25/26–32/33–38/39–44/45–49/50 üstü
Öğretmenin belirttiği yaş

Medeni hal medeni hal türü evli/bekâr
Öğretmenin belirttiği medeni durumu
(yıl)
Deneyim deneyim süresi 0–5/6–11/12–17/18–23/24–29/30 üstü
Kaç yıldır öğretmenlik yaptığı

Kategoriler birbirini dışlayıcı ve tüketici olarak tanımlanmıştır(ss. 5–6).

5. Beklenti:
• Erkek öğretmenlerin duyarsızlaşma düzeyi kadın öğretmenlerden daha yüksektir (s.5).
• Devlet liselerinde çalışan öğretmenlerin kişisel başarı duygusu dershanede çalışan öğretmenlerden daha yüksektir (s.5).
• Erkek öğretmenlerin tükenmişlik düzeyleri kadın öğretmenlerden daha yüksektir (s.6).
• Dershanede çalışan öğretmenler, devlet liselerinde çalışan öğretmenlerden daha yüksek düzeyde mesleki tükenmişlik yaşadıklarını beyan etmektedirler (s.6).
• Yaş aralığı 26–44 grubunda yer alan öğretmenler yüksek düzeyde tükenmişlik hissettiklerini beyan etmişlerdir (s.6).
• Kişilerin yaşı arttıkça deneyimleri artmakta ve mesleki tükenmişlikleri azalmaktadır (s.7).

Girişte belirtilen beklentiler net değildir. Bu beklentiler bulgular ve sonuç bölümünden alınmıştır. Beklentiler üzerinde düzeltme yapılacak olursa:
Dershanede çalışan öğretmenlerin mesleki tükenmişlik düzeyleri devlet liselerinde çalışan öğretmenlerden daha yüksektir (4. madde).

6.amaç:
Araştırmanın amacı, betimlemedir. Araştırmacının gerekçeleri;
“Yaş, medeni durum, çocuk sayısı, eşin mesleği, mezun olunan okul, kişisel beklentiler, kişilik ve özel hayattaki motivasyon tükenmişliğe etki eden kişisel nedenler arasında yer almaktadır (s.2).”
“ Bunun yanında tükenmişliğe neden olan örgütsel faktörler arasında iş yükü, kontrol, ödüller, aidiyet ve değerler belirtilmiştir(s.3),” açıklamaları yapılmıştır; fakat araştırmacı beş bağımsız değişkenin mesleki tükenmişlik düzeyi ilişkisine bakmıştır. Bu da alternatif tüm hipotezlerin sorgulanmadığının göstergesidir. Alternatif tüm hipotezlerin sınanmadığına dair makalede birkaç gerekçe daha yer almaktadır.

“Öğretmenlerin mesleki tükenmişlikleri ile cinsiyet, kurum türü ve yaş gibi demografik faktörler arasında istatistiksel anlamda bir ilişki gözlenmiştir (s.7, 3. para.).”

“ Araştırmada öğretmenlerin mesleki deneyim süresi ve medeni durumunun mesleki tükenmişliği açıklamada ilişkili olmadığı saptanmıştır (s.7, 6. para.).”
Değişkenler arasındaki ilişkiye bakıldığı için bu bir betimleme çalışmasıdır.

7.Evren, Örneklem ve Örneklem Seçme Tekniği

Evren: Mersin il merkezindeki devlet liselerinde ve üniversite sınavlarına hazırlık eğitimi veren özel dershanelerde çalışan öğretmenlerin tamamıdır (s.4).

Örneklem ve büyüklüğü: 228 öğretmen (121’i devlet liselerinde, 107’si dershanelerde çalışmaktadır).
Örneklem kendisine ulaşılabilen ve araştırmaya katılmayı kabul eden öğretmenlerden oluşmaktadır.

Örneklem seçme tekniği: Araştırmacı rastlantısal bir seçim yapmayı hedeflemiş; fakat bu rastlantısallığı sağlayamamıştır. Bunun nedeni olarak bazı sorunlarla karşılaştığını belirtmiştir (bkz. s.8). Aynı zamanda örneklemin, evrenin yüzde kaçını temsil ettiği belirtilmemiştir.

8.Veri Toplama Tekniği
Araştırmada anket yoluyla veri toplanmıştır. Araştırmanın analiz biriminin nesnesi; öğretmen, düzeyi bireysel olduğundan ve tutum ölçtüğünden dolayı en iyi veri toplama tekniği ankettir.

9.Sunuş ve Yorumlar

Kavramsal çerçeve beklentiler ile örtüşmektedir. Bulgularla desteklenmiş birçok nokta vardır. Bununla ilgili birkaç nokta gösterilebilir. Bunlar sayfa 3’teki: Tümkaya (1996), Murat (2000), Dworkin (2001), Örmen (1992), Ergin (1996), Pines (1993), Izgar (2001).

Tablo kullanımı yeterlidir. Tablolarda bütün değişkenlerin ilişkilerine bakılmıştır (bkz. ss. 5–6).

10.kaynak kullanımı

İddiaları destekleyecek yeterli kaynak kullanılmıştır. 5 kitap ve 28 dergi kullanılmış kitap ve dergi sayısı dengeli değildir.
Araştırmada; 8 tane 4 yıllık veya daha yakın tarihli, 11 tane 6–11 yıllık, 9 tane 12–15 yıllık, 5 tane de daha eski tarihli kaynak kullanılmıştır. Kaynak yeniliği bakımından orta düzeyde sayılabilir.

11.İmla, Gramer, Vuruş ve Yazım Hataları
• (s.1, 3. para.)… tanımlamışladır,
• (s.7, 2. para.)… erkelere göre,
• (s.7, 7.para.) … yukarda, vuruş hataları görülmüştür.





Date: 28 March 2008, Friday
Comments (0) | Add Comment



Comments (0)

Add a new comment:
Name:
E-Mail:
Your website (if you have):
Your Message:
Security Code:


Archive

2008 (7)
 October (1)
 April (1)
 March (3)
 February (2)
2007 (5)
 September (1)
 July (1)
 May (2)
 March (1)

My Photos

Inube Slide Show


Search


SOSYAL PSİKOLOJİ NEDİR?

En geniş anlamı ile sosyal psikoloji kişiler arasındaki etkileşimlerin bilimidir. Psikoloji ile sosyoloji arasında kalan bir alanda etkilidir. Psikolojik sosyal psikoloji olayları bireyden çevreye doğru incelerken sosyolojik sosyal psikoloji olayları çevreden bireye doğru inceler. Sosyal psikolojide belli başlı dört kuram vardır. a..Psikoanalitik kuram b..Davranışçı kuram ç..Rol kuramı d..Alan kuramı Sosyal psikolojinin kendi başına bir bilim olarak geçirdiği gelişimi yirminci yy'la kadar olan ve yirminci yy sonrası olarak iki kısımda ele alınır. İlk devre MÖ.520'lerde 'Sana yapılmasını istemediğini sende başkasına yapma' diyen Konfuçus'la baslar. Sonraları Eflatun, birey toplum ilişkilerini vurgularken Aristo, bireyin sosyal davranışa olan etkilerini incelemiştir. MS 1378 sıralarında İbni Haldun insanın yaratılış icabı toplumsal bir varlık olduğunu belirtmiştir. 16. ve 17. yy'larda insanın sosyal davranışına ekonomik uyarıcıların etkisi ön plana çıkarken 17. Ve 18.yy'larda İngiliz filozofları sosyal davranışın hangi güdülere dayandığını bulmaya çalışmışlardır. Sonraları sosyolojinin kurucusu sayılan A.Comte'un çalışmaları ve Durkheim'in araştırmaları gelir. 1900'lerden sonra bu bilim dalı hızlı bir gelişme sürecine girmiş ve ikinci dünya savaşıyla beraber etkinliğini iyice arttırmıştır. Bugün sosyal psikoloji artık bağımsız bir bilim dalı olmuştur. SOSYALPSİKOLOJİDE TEMEL KAVRAM VE SÜREÇLER Toplumların sosyal psikolojik temelleri üyelerinin statü ile rol davranışları ve bu davranışları öneren ve onaylayan normlar ile normların dayandığı değerlerden oluşur. Statü, bir toplumsal sistemde yer alan bireyin yeri hakkında toplumun diğer üyelerinin yaptığı olumlu veya olumsuz nitelikteki değerlendirmelerdir. Yine statü, bireyin çocuk, yetişkin, doktor, mühendis, Türk, müslüman…vs.. gibi kim olduğunu belirler. Bireyler içlerinde bulundukları toplumda birden fazla statüye sahiptirler. Bir kişi ailede baba, işyerinde yönetici, arkadaş grubunda yaşlı olabilir. Herhangi iki birey birbirinden oldukça farklı güdü ve karaktere sahip olsa bile onların gözlenebilir davranışları ayni statüde olmaları halinde benzer olacaktır. Mesela doktorların kişilikleri farklı olmasına rağmen gözlemlenen davranışları birbirine çok benzer. Statü, kişiler arası ilişki yapılarını düzenleyen davranış kalıpları, davranış kuralları konusunda bireye bilgi vererek onun sosyalleşmesini sağlar. Statüler ; 1..Toplum içindeki durumuna göre ..(göçmen, Arap, doktor, orta tabakadan, yahudi..vs) 2..Sahip olma biçimine göre ..(cinsiyet, yaş, irk, soy) 3..Bir örgüt içindeki biçimine göre ..(şef, müdür, işçi) 4..Bir çalışma grubundaki konumuna göre ..(lider, birincil grup..vs..) olarak farklı şekilde gruplanabilirler. Rol, bireyin diğer bireylerle ilgili davranışlarında beklenen hareket kalıplarını ifade eder. Statü, bireyin kim olduğunu belirlerken rol, ne yapması gerektiğini belirler. Kişi mesleğiyle ilgili rolde işçi; aile içinde baba; sosyal rolde kurul başkanı ..vs.. olabilir. Belirli bir rolü etkileyen çevre rollerin tümü bir rol takımını oluşturur. Bir role ilişkin beklentiler kesinlikle değişik ya da karşıtsa muhtemelen bir rol çatışması yaşanır. Eve iş götürmesi istenen bir çalışanın karisinin şiddetli tepkisi karşısında ne yapacağını bilemeyişi rol çatışmasına örnek olabilir. GRUPLAR VE DAVRANIŞI Etimolojik olarak hangi kökten geldiği kesin olarak bilinmemekle beraber 'grup' kelimesinin bir görüşe göre İtalyanca 'gruppa' kelimesinden geldiği sanılmaktadır. Belirli bir süre içinde, belirli hedeflere ulaşmak için rolleri devrederek sosyal ilişkileri devam ettiren kişilerin meydana getirdiği topluluğa grup denir. Bir topluluğun grup olarak nitelenebilmesi için şu beş özelliğe sahip olması gerekir: 1..ortak davranış güdüsü 2..kişiler arası ilişkileri düzenleyen ortak normlar 3..grup içindeki üyelerin durumlarını bildiren rol ayrımının varlığı 4..'biz' duygusu 5..bu şartların belirli bir süre için varlığı Kişiler grup içinde başka grup dışında başka davranmaktadırlar. İnsanlar genelde yanlış bile olsa gruba uyma eğilimi gösterirler. İnsanlar daima bir grubun üyesi, parçası olmak isterler. Böylece bir takım ihtiyaçları herhangi bir şekilden grup üyesi olarak daha iyi karşılanır. Kişi grubun üyesi haline geldikçe davranışları değişir, grubun dili ile konuşmaya başlar, bir takım normları kabul eder…vs. Grup kararlarına katılma sosyal bir ihtiyaçtır. Hiyerarşik bir grupta ast kendini kararlara ne kadar çok katilmiş hissederse kendini o kadar gruptan hissedecektir. katılma ile kararların kalitesi de iyileşecektir. Grup kararları bireysel kararlara nispeten daha kaliteli ve isabetlidir. Her hangi bir sorunun çözümünde grubun bu işi bireyden daha iyi yapabileceği iddiası iki bakımdan doğrudur: Sorunu arama çalışmasına daha çok kişi katılır. Üyeler arası sürekli ilişki neticesi yanlışlar sürekli düzeltilir. Bir sorun çözümünde, araştırmalar grubunun riske girme eğiliminin bireye göre daha fazla olduğunu göstermiştir. Acil kararlar genellikle gruplar tarafından değil bireyler tarafından verilir. Fakat bireysel çabuk karar yanlış karardaki rizikoyu da içerir. Bu yüzden geciken fakat doğru olan grup kararı tercih edilmelidir. LİDERLİK VE DAVRANIŞI Sosyal psikolojide, asker grubunun, şirketlerin, resmi dairelerin yönetilmesinden, partilerin ve dini grupların yönetilmesine kadar uzanan "Liderlik" olayı kadar kapsamlı incelenmiş çok az konu vardır. Liderlikten yoksun bir örgüt insan ve makina topluluğundan başka bir şey değildir. Liderlik belirli amaçları şevk ve heyecanla gerçekleştirebilmek için başkalarını ikna edebilme yeteneğidir. Etkin liderliğin örgüt amaçlarının gerçekleştirilmesinde tüm çalışanların gayretlerine yön vermesi gerekir. Lider durumunda bulunan kimse kişileri motive etmedikçe ve onları amaç doğrultusunda yönetmedikçe plânlama, organize etme ve karar verme gibi yönetim fonksiyonları bir yarar sağlamaz. Lider ve yönetici kelimelerinin kesinlikle birbirinin yerine kullanılabileceği söylenemez. Çünkü liderlik, yöneticiliğin bir yan sınıfıdır. Liderliğin etkileme olanağının dayandığı etmenler beş grupta toplanır. 1. Meşru güç, 2. Ödüller üzerinde denetim, 3. Zorlama gücü, 4. Uzmanlık, 5. Bireysel özellikler. Çok sayıda bireysel özellik incelenmiş olmasına rağmen kişilik ile liderlik arasında kesin bir ilişki kurmak mümkün olmamıştır. Zekâ, girişim, yönetim kabiliyeti, kendine güven, meslek düzeyi bir liderde bulunması arzu edilir nitelikler olsa da bulunmaları zorunlu değildir. Bu tür niteliklere sahip olmayan pek çok önder vardır. Genelde farklı olmayan eklemelere rağmen iki tip liderlik vardır: 1. İşe yönelik lider, 2. İş görene yönelik lider. En iyi lider davranış biçimini koşullara, gruba ve kişisel özelliklerine uydurabilen liderdir. HABERLEŞME VE İLETİŞİM Her ne kadar "communication" kelimesinin Türkçe de hem haberleşme hemde iletişim olarak karşılaştırıyorsak da ikisi farklı kavramlardır. Vericiden çıkıp alıcıya ulaşılan durumlarda haberleşme, alıcıdan geri besleme yapılıp tekrar vericiye dönülen durumlarda, yeni etkileşimci haberleşmede ise iletişim kelimesi kullanılmalıdır. İletişimde kaynağın güvenilir olması alıcıyı etkiler. Yüksek prestij sahibi ve güvenilir olarak tanınan haber ileticilerinin ötekilere oranla daha etkili olduklarına ilişkin kanıtlar vardır. İletilen mesajda en uzak fikirli olanlar değiştirilmeye en az yatkın olanlardır. Bir fikrin pekiştirilmesi değiştirilmesinden daha kolaydır. İnsanlar ön yargılarına uygun haberler almaya ve onlara dikkat etmeye eğilimlidirler. İlgilendikleri konulara açık olurlar. Bu, yaş, cinsiyet meslek yada genel kişilik dinamiği ile bağıntılı olabilir. Gazete ve dergiler öteki araçlara göre daha uzun süre kullanılmaktadır. Basılı araçların popülerliği hep açık olmuş ve etkisi genel olarak kabul edilmiştir. Televizyonun hızlı gelişimine karşı radyo ilk zamanlardaki etkinliğini kaybetmemiştir. Yine de reklâmcıların, televizyonun tüketici kararlarındaki etkisinin radyonunkinden üstün olduğuna inandıkları söylenebilir. İnsan kendisinin ve başkalarının davranışlarını kontrol hususunda kelimeleri alet olarak kullanır. Bir kelimenin neyi temsil etmesine mutabık kalındıysa onu temsil eder. Kelime ile obje arasında bir ilişkinin bulunması şart değildir. İletişim yalnız dille olmaz. Sözsüz iletişim de denilen bu tip iletişimde baş hareketleri, vücut hareketleri, yüz ifadesi, ses yönü, bakış istikâmeti… vs. ile olur. TUTUM Tutum bireyin kendine yada çevresindeki herhangi bir toplumsal konu yada olaya karşı deneyim ve bilgilerine dayanarak örgütlediği bilişsel, duygusal, davranışsal bir tepki ön eğilimidir. Tutumun üç öğesi vardır. 1. Bilişsel, 2. Duygusal, 3. Davranışsal. Buna göre beyin, bir konu hakkında bildikleri ondan hoşlanılmasını söylüyorsa (bilişsel öğe) ve bunu sözleri yada davranışlarıyla ortaya koyar (davranışsal öğe). Birey ancak kendi ruh dünyasında var olan konularla ilgili inanç ve tutumlara sahip olabilir, örneğin her Türk vatandaşının ithalat sınırlamaları yada taban fiyatı konusunda bir tutum yoktur. Tutumu konusuna karşı ya olumlu ya da olumsuz bir tepki eğilimi söz konusudur. ÇATIŞMA Çatışma terimi en genel anlamda, savaşlardan endüstriyel mücadelelere, rekabete ve en basitinden başkalarından hoşlanılmamasına kadar çeşitli durum ve olayları bünyesine almaktadır. En genel anlamda çatışmanın insan yapısında var olan ve kalıtsal olduğu öne sürülen saldırgan iç güdülerin bireylerce tek tek yada gruplar halinde ortaya konmanın bir sonucu olduğu söylenebilir. Özellikle tarafların çıkarlarının kendi açısından son derece önem taşıyıp diğer tarafı gözardı ettiği durumda taraflar arası etkileşmenin sonucunda çatışmanın ortaya çıkması için yeterli potansiyelin hazır olduğu söylenebilir. Çatışmaya sebep olan nedenler şöyle sıralanabilir: 1. İletişime ilişkin nedenler, 2. Sosyal ve biçimsel yapıya ilişkin nedenler, 3. Kişisel davranış eğitimlerine ilişkin nedenler. Çatışmaların iki olası sonucu olabilir: Olumlu yada olumsuz. Olumlu sonuçlar şöyle sıralanabilir: 1. Çatışma belirli bir durumda ayrık taraflar arasında yakınlaşmayla bitebilir. 2. Liderin eksikleri ortaya çıktığından yeni bir liderlik ortaya çıkabilir. 3. Eski amaçlar yerini daha iyi ve geniş amaçlara bırakabilir. Çatışmanın hatalı olarak özdeş biçimde kullanıldığı bir olgu saldırganlıktır. Oysa saldırganlık salt zarar verme eylemidir. Çatışma saldırganlık olmadan da sonuçlandırılabilir. SOSYAL DAVRANIŞTA ARAŞTIRMA YÖNTEMLERİ Çeşitli amaçlar için araştırma yapılabilir. Birinci olarak gerçeği inançtan ayırt etmek, inançları veya kendi geliştirdiğimiz kesinlik kazanmamış konuları isbat etmek ve aynı zamanda kanıtsız savunma tuzağına düşmemek için araştırma yapılır. ( Kanıtsız savunma tuzağı, bilimcinin önerilerini kendi kişisel düşüncelerine dayandırması veya bilimsel bir testten geçmemiş kuramları savunmasıdır.) İkinci olarak araştırma sonuçlarından yararlanmak için araştırma yapılır. 1. Araştırmanın aşamaları şöyle sıralanabilir: 2. Araştırma konusunun belirlenmesi. 3. Hipotez geliştirme. 4. Değişkenlerin tanımlanması. 5. Anakütle ve örnek. 6. Deney serimi. 7. Verilerin tanımlanması. 8. Veri analizi. Ölçmede karşılaşılan başlıca sorunlar ölçüm araçlarının güvenirliliği ve geçerliliğidir. Güvenirlilik bir ölçümün tekrar tekrar kullanıldığındaki tutarlılığıdır. Geçerlilik ise bir testin ölçmesi gereken şeyi ölçme yeteneğidir.

Medya Ve Toplum

Gençlere, insanlığa hizmet etmek gibi yüksek hedefler gösterilmesi ailenin ve eğitim kurumlarının temel görevidir. Buna, toplumun menfaatlerini toplum adına koruma görevini üstlenmiş olan basın-yayın kuruluşlarının sorumluluğu da eklenebilir. Günümüzde ise medya ve özellikle de televizyon, ailenin çocuk üzerindeki tesirini kırıyor ve çocuğun gelişim sürecinde ağırlıklı bir yer ediniyor. Aslında, herkesin üzerinde uzlaşacağı ülke yararı gibi ortak paydalar açısından bile müsbet yönlendirmelerde bulunma istikametinde bir endişesi olmayan bu iki tarafı keskin bıçak, genel itibariyle menfiyi söz konusu ediyor ve bunu da daha fazla ilgi çekme, daha yüksek oranda izlenme (rating) uğruna yapıyor. Anne-babanın kültür seviyesinin düşük olması, aile ile okul çevresinin değer yargıları arasındaki farklılıklar, ayrıca bugünkü eğitimin bıktırıcılığı da medyanın daha etkili olmasına yol açıyor. Birçok anne-baba, yaşının gereği enerji dolu olan ve yerinde duramayan çocuğunu nasıl yönlendireceğini bilemiyor. Sonuçta gayesiz, gayesiz olduğu için de ne yapacağını bilemeyen, ailesinin kendisini anlamadığını düşünen (bunda haksız da sayılmaz) genç insan için sokak anarşisinden futbol çılgınlığına, uyuşturucu kullanma merakından araba çalma macerasına, ideolojik angajmanların heyecanını tatma isteğine kadar çok geniş bir tehlike yelpazesi açılıyor. Bütün bu olumsuz yönelişler, şiddet filimlerini, cevap getirilemeyen her türlü tatminsizlik örneğini sıkça işleyen, futbolu insan hayatının en önemli konusuymuş gibi gündemin birinci maddesi haline getirip toplumun gerilimini artıran medya terörünün ürünü olarak ortaya çıkıyor. Ailedeki zaaf okulda idealist öğretmenlerin gayretiyle nötralize edilmediği takdirde, gayesiz hale gelen gencin anormalliklerini dizginleyebilecek gerçekçi hiçbir fren sistemi kalmamış oluyor. MEDYANIN VERDİĞİ İnsanların medya ve devlet tarafından kolaycılığa teşvik edildiği bir dönemde yaşıyoruz. Kolay kazanmaya, kolay yoldan bol para getiren işler edinmeye, totoya, lotoya, ganyana, piyangoya, televizyondaki yarışma programlarına, gazete promosyonlarına çağırıyor bizi, dört bir yanımızdan gelen sesler ve görüntüler. Uzun uzun okumayı ve düşünme gerektiren, araştırmaya dayanan çabalar ise sözü edilmeye değer bulunmuyor medya tarafından. Mesela, hemen her televizyon kanalı sadece kendisini izlememizi salık veriyor. Bir an için, evde bulunan insanların hiçbir şey yapmadan sadece televizyon seyrettiğini varsayalım. Bu insanlar ekranda nelerle karşılaşacak?Ağırlıklı olarak müzik, şiddet filmi, spor ve güldürü programlarıyla. Peki böyle bir ülkede kim düşünce üretecek, kim kendisinde düşünce geliştirme isteği ve gücü bulacak, kim ülkenin önünü açacak, kimler lokomotif olacak? Televizyon kanallarının buna da bir açıklık getirmesi gerekiyor, Fakat büyük kısmı itibariyle onlar bunu yapmıyorlar. Magazin programlarında bir şarkıcının kedisinin nelerden hoşlandığı haber olurken, spor programlarında ise bir gol pozisyonunun ofsayt olup olmadığı dakikalarca tartışılabiliyor. Her akşam düzenli olarak haberlerin sonunda takımların form, futbolcuların sakatlık durumu istatistiki olarak veriliyor. Lig şampiyonunu belirleyecek olan maç, gazeteler ve televizyon kanalları tarafından on beş gün öncesinden ülke gündemine oturtuluyor. Gitgide gerilim artırılıyor ve maç, sanki ülkenin kaderini değiştirecek bir olaymış gibi lanse ediliyor. Başta gençler olmak üzere birçok insan, en önemli konunun bu olduğu düşüncesini taşımaya başlıyor ve ortaya bir futbol çılgınlığı çıkıyor. Ardından televizyon kanalları gençlere tavsiyede bulunuyor: “Sakın taşkınlık yapmayın!”. Bu trajikomik bir durum. Sonuçta medya suni fakat ülkeye zarar getiren gündemler oluşturuyor ve bunun sonuçlarının sorumluluğunu da üstlenmek istemiyor. Zaten kimse de bunu ona sormuyor. Diğer yandan aynı kanallar mesela İstanbul’da Sokullu Kütüphanesi’nin ilanla okuyucu araması, bütün günlük gazetelerin ve 100’e yakın süreli yayının geldiği kütüphaneye kimsenin uğramaması garabetini de sadece ilgi çekici bir haber olduğu için veriyor. Yoksa, ‘bu vehametin sebepleri nedir, toplum nereye gidiyor, değer yargıları nasıl ve neden değişiyor, insan hayatının denge şartları nedir; insanın kendisiyle baş başa kalması, zihni (entelektüel) faaliyeti, orijinal fikirler üretmesi, toplumun sağlıklı bir dinamizme sahip olması açısından ne anlam ifade eder ve bu hangi ortamlarda, nasıl gerçekleşir?” gibi sorular Türkiye’deki basın ve medya kuruluşlarının ilgi alanına girmiyor. Çok büyük kısmı itibariyle medyatik yönlendirmenin mahkumu olan edilgen durumdaki kamuoyu da artık okumayı sevmiyor ve bunu çok sıkıcı bir uğraş olarak değerlendiriyor. Bu beyin terörü karşısında ancak, zihni medya tarafından saf dışı bırakılamayan idealist insanların ayakta kalma şansı var ve bu insanların baskı grupları oluşturabilmesi çok önemli. Topluma hitap eden her kişi ve kurumun toplum karşısındaki görev ve sorumluluğu ve bunların sınırı bu şekilde sadece hukuki değil sosyal ağırlık oluşturma yoluyla da belirlenebilir. Basın-medya kuruluşları insanların ve toplumun zihin faaliyetini durdurma, köreltme hakkına sahip olmadığı gibi, kendi çıkarları için yaptıkları her faaliyetin hesabını vermek, rating uğruna ülke adına yol açtıkları her zararın faturasını da ödemek zorunda olmalıdırlar. İşte bu da, devlet kontrolünden ziyade kamuoyunun bilinçlenmesine bağlıdır. ENFORMASYON DEVRİMİ VE BİR ÖRNEK Sadece yazılı basının bulunduğu, ve onun da az sayıda insana ulaşabildiği geçen yüzyılın sınırlı haberleşme şartlarından milyonlarca basan gazetelerin, yüz milyonlarca insana hitap edebilen televizyon kanallarının insan hayatını doğrudan etkilediği süratli ve global enformasyon çağına girildi. İnsanların dünya görüşünü, hayat anlayışını, tavır ve alışkanlıklarını belirleyen ve toplum yapısına tesir edebilecek köklü değişikliklere yol açan televizyon olgusuna bigane kalmayan ülkeler de var. Fransa’da resmi politikaları toplum adına izleyen ve devlet organları arasında bir çeşit ayrı güç konumunda bulunan Fransa Enstitüsü 1990’lı yılların başında televizyonun sorumlulukları üzerinde düşünmek için bir komisyon oluşturdu. Komisyon çalışmasının sonuçları gayet açıktı. “Diğer hiçbir bilgi kaynağı insan zihni ve özellikle de ile buluğ çağındaki çocuklar üzerinde televizyonun sahip olduğu etkiye sahip değildir. İki önemli olgu dikkat çekmektedir: Görüntülerin büyüleyiciliği ve bunların yol açtığı taklit arzusu… Çocuğun davranışı, gördüğünü aynen yapmaya çalışmak şeklinde olmaktadır. Gençlerin seyrettiği şiddet ve cinayet sahneleri, içlerinden bazısının (yapısı daha uygun olanların) zihninde denenebilecek hareketler olarak algılanmaktadır. Deneysel gözlemler de televizyonun olağanüstü, bağlayıcı, kristalleşmesinde rol oynayacak kalıcı alışkanlıklar edinmesinde ve genel formasyonunda okulunkinden daha güçlü bir etkiye sahiptir. Totaliter ülkelerde hükümetler bunu iyi anlamışlardı ve orada televizyon, ideolojik köleliği sağlayan en önemli araç haline gelmişti. Hür dünyada ise bu amaçla kullanılmasa da, gelecek nesillerin kalitesi ve bağlı olunan değerlerin korunmasındaki etkinlikleri, toplumun ayakta kalma ve varlığını sürdürme gücünü koruma şansı görsel yayın politikasına yakından bağlıdır. Bilim ve toplumun birlikteliği bu politikanın sağlıklı belirlenme sürecinde kendine bir yer edinmelidir.” Problem söz konusu komisyona o kadar hayati göründü ki, Devlet Başkanı’nın katıldığı bir toplantı düzenlendi ve düşünceler kendisine aktarıldı. Enstitüye göre, televizyon bugün bir vahşet aracı olduğu gibi yarın bir çöküş sebebi de olabilecektir. Fransız Büyük İhtilali’nin o dönemde toplum dokusu ve kitle hareketleri üzerindeki tesirinin bugün Fransız medyasının sosyal rolü, hafta uluslararası ilişkilerdeki ağırlığı ile boy ölçüşemeyeceği bir gerçek. Bu, en azından iletişim hızı, enformasyon ağı ve televizyonun ulaştığı ufuklar açısından böyle. Medya kuruluşlarının, ekonomik güç olma hırsı ve devlet politikalarını yönlendirme isteği de göz önüne alındığı takdirde medya gücünün boyutları çok daha iyi anlaşılabilmektedir. Hiçbir ülkenin, etki alanı dışında kalamadığı bu rüzgra medya devrimi de diyebiliriz. Çözümsüzlüğün dayatıldığı, toplumun sadece hayvani hisleriyle yaşayan insanlar yığını haline getirilip ümitsizliğe itildiği, sonuçta hak arayışından kazanç elde etme şekline, haksız bir uygulamanın düzeltilmesi isteğinden, olağan insan ilişkilerine kadar insanların kanun dışı güçlerden medet umar hale getirildiği bizim ülkemizde de meseleyi bu şekilde derinliğiyle ele alma zamanı çoktan geldi. Bunu, toplumun günden güne dışarıya daha kötü yansımalarla vuran cinnet halinden ve dökülen kanlardan anlıyoruz. Burada en büyük görev, yazılı ve görüntülü yayıncılığı toplum huzuru adına yapma gayreti içinde olan gazetelere ve televizyon kanallarına düşüyor. Bu anlayıştaki yayın kuruluşlarının sayısının artması ve mevcut olanların da daha sorumlu (sorunlu değil!) yayın yapması dileğiyle…